Çocukluğumun Mersin’inin “çarşı” ve sokak lezzetleri
Her ülkenin, o ülkedeki her bölgenin hatta her şehrin farklı mutfak kültürleri, değişik lezzetleri vardır. Sevgili ülkemiz yemek kültürü açısından bizlere muazzam lezzetler ve çeşitli imkânlar sunmaktadır. Tek tek saymaya kalksam bu makalenin hacmini çok aşar.
Sanırım siz de öyle yapıyorsunuzdur: Yurt dışı veya yurt içi seyahatlerimde muhakkak o şehrin isim yapmış lezzetlerini deniyorum. Tadına baktığım yiyecek ve içeceklerin tamamından hoşnut kalmıyorum ama en azından denemiş oluyorum. Bazı lezzetlerin ise ayağımı yerden kestiğini söylemeliyim.
Bu noktada şu hususu da mutlaka kaydetmeliyiz: En güzel mutfak, herkesin annesinin mutfağıdır.
***
Biz Mersinliler yiyecek konusunda çok şanslıyız. Çünkü bir imparatorluğun mirasçısı olan ülkemizde lezzetlerin çok çeşitli olduğu bir yerdir Mersin. Türkmen’lerin, Arap kökenlilerin, Girit kökenlilerin, Hristiyanların, güney doğudan gelen Kürt kökenlilerin lezzetlerinin kaynaştığı bir beldedir şehrimiz.
Türkmenlerden yayla, Arap’lardan Lübnan ve Orta Doğu, Hristiyanlardan kadim Orta Doğu, Kürt’lerden Güney Doğu ve Giritli’lerden Ege mutfağı aldığımız için hakikaten bu konuda çok zenginiz.
“İyi” yemeğe düşkün bir kişi olarak çocukluğumdan bu yana şehrimizin bize sunduğu bu lezzetlerin hepsinden doya doya nasibimi aldım, alıyorum.
Bugün Mersin’in sokak lezzetleriyle ilgili içinde bolca nostalji de olan bir yolculuğa çıkmak istiyorum siz değerli okur dostlarımla.
Unuttuğum eski lezzetler varsa lütfen bana hatırlatınız.
***
Yazının bu noktasında kısa bir açıklama yapmak istiyorum. Zaman zaman Mersin’le ilgili çocukluk ve ilk gençlik anılarımı yazıyorum. Bunlara “Mersin nostaljisi” yazıları diyebiliriz. Bu makaleler sizlerden çok büyük ilgi görüyor.
Bu yazıları yazarken bazen kendimi tartıyorum; nostalji melankolisine mi düşüyorum diye?
Hayır, kesinlikle hissettiğim bu değil. Evet geçmişe özlem duyuyorum ama bugünümü ya da geleceğimi gölgeleyecek şekilde değil. Benim hissettiğim ve sizin de hissetmenizi arzu ettiğim, hoş bir nostalji hissi, melankoli değil.
Bu nostalji hoşluğunu benimle birlikte yaşadığınızı da ilettiğiniz olumlu görüşlerden görebiliyorum.
***
Çocukluğum Çamlıbel ve Mesudiye mahallelerinde geçti. Anılarım 5 yaşıma kadar uzanıyor; bölük pörçük de olsa o yaştan itibaren hatıralarım oluşmaya başladı. Sokak lezzetleriyle ilgili ilk anım da 5 yaşımdan.
Şekerli leblebiyi çok severdim. Lise yıllarıma kadar da severek yedim. Enişteler Pastanesi’nin (daha sonra ortaklar ayrıldı, adı Enişte Pastanesi oldu) leblebileri çok güzel olurdu. Hatta 3 yaşımdayken fotoğrafımı çektirmek istemişler, razı olmamışım, kıyameti koparmışım. Bir külah şekerli leblebiyle beni kandırmışlar; elimde külahlı fotoğrafım hâlâ duruyor.
Eskiden tüm çocuklar sokakta, oyun oynayarak büyürdü. Tabii sık sık da bakkala gider bir şeyler alır yerdik. Türkocağı’nın sırasında bakkal Hasan Abi ile Şeytan İbrahim’in karşı çaprazındaki bakkaldan leblebi tozu alırdık. Küçük plastik bir kâsede satılan bu leblebi tozunun üzerinde açık kahverengimsi bir şekerlemesi olurdu. Yemeye bayılırdık.
***
Yine 5 yaşımdan bir lezzet hatırası. Rahmetli babam her sabah işe gittikten sonra Hasan Abi’nin çırağıyla bana 'Royal' marka bir çikolata gönderirdi. Bu rutinin çok uzun devam ettiğini hatırlıyorum ama ne zaman sonlandığı hatırımda değil.
Evimiz şimdiki Deniz Kuvvetleri lojmanlarının tam karşısındaydı. Bugünkü sağlı sollu palmiyeler o zaman da vardı. Mevsiminde ağaçların altından palmiye meyvesi olan dardağan toplar yerdik.
Yeni nesil elbette ki bilmez; dardağan saçma tanesi büyüklüğünde koyu kahverengi bir meyvedir. Tatlı ve çok lezzetlidir. İçinde de çok sert bir çekirdeği bulunur. Ağaç altlarından bu dardağanları toplayıp yerken en az o kadar da toprak yerdik!
Dardağanın hayatımızdaki egemenliği uzun sürdü. Orta okuldayken okul çıkışında seyyar satıcılar olurdu. Bu satıcılar dardağan da satarlardı. Ama bir ilaveyle. Külahtaki dardağanın yanında bir de sazdan yapılan adına 'kargı' denilen boru şeklinde bir takviyeyle!
Dardağanın içinden çıkan o küçücük çekirdekler işte o sazdan borularla üflenerek arkadaşlara mermi gibi yollanırdı. Şimdi düşünüyorum da ne tehlikeliymiş, nasıl izin verilmiş inanılır gibi değil. Göze gelse çok ciddi hasar vereceği nerdeyse kesin olan bu 'silaha' neden müdahale edilmemiş bilemiyorum.
***
İlkokulu Gazipaşa’da okudum. Sokak lezzetleriyle haşır-neşir olmaya o zamanlardan başladım, hijyene dikkat etmeye çalışarak, bu alışkanlığım bugün de devam ediyor.
Okulun karşı köşesinde yanlış hatırlamıyorsam Kokulu Kırtasiye vardı. Onun hemen yanı başındaki kaldırımın kenarında arabada limonlu dondurma satan bir amca olurdu. Mevsimi gelince sürekli aynı yerde dururdu. Ve tek bir çeşit dondurma satardı. Bence bu konuda uzmandı. Maalesef dondurmacının adını hatırlayamadım.
Bu dondurma yarı kar şeklinde olurdu ve lezzetini tarif edebilmem imkânsız. Müthişti. Her okul çıkışı muhakkak 25 kuruşluk alırdım. Eğer okulda yaptığım harcamalardan param kalırsa kendime 'ağalık' yaparak 50 kuruşluk alırdım. O kadar çok olurdu ki ye ye bitmezdi.
***
O zamanlar enflasyon kaynaklı aşırı zamlar falan yoktu. O işler seksenlerin ve doksanların baş belasıydı. Ve maalesef günümüzün.
Dolayısıyla ben ilkokulda senelerce günlük 1 Lira harçlık aldım. Okulun kantininde gazoz 75, simit 25 Kuruş’a satılırdı. O 1 Lira genelde bu ikiliye giderdi.
Bazen 50 kuruş olan şalgam da içerdim. Önlüğün üzerine taktığımız bembeyaz yakalarıma ne çok şalgam damlattığımı, validenin yaka elden çıkmasın diye o lekeleri çıkarmaya ne çok uğraştığını bugün gibi hatırlarım.
O zamanlar henüz tüketim toplumu olmamıştık; tutumluluk esastı, her şey çabucak atılıp yenisi alınmazdı.
***
Özellikle orta okulda okul çıkışlarında Dondurmacı Halil’den poğaça ya da biberli ekmek alır, yiye yiye eve giderdik. Sanırım benim kuşağımdan bu işi yapmayan bir tek kişi bile yoktur.
Biz ailece tatlıya çok düşkünüz. Rahmetli dedem, rahmetli babam, ben ve oğlum Mehmet Arda. Rahmetli babamın evde yapılan kadayıfı çatalla yediğini pek hatırlamam. Tatlının şiresini (şerbetini) kaşıklayarak yerdi.
Bazı akşamlar dükkân çıkışı babamla Güler Pastanesi’ne giderek peynirli yerdik. Biz Mersin’de peynirli kadayıfa her zaman 'peynirli' dedik. Sonradan nedense bir künefe lafı aldı yürüdü. Halbuki nefe farklı bir tatlı. Peynirli bizim öz tatlımızdır.
Babamla ayak üstü tatlılarımızı yer sonra da paket yaparak evdekilere götürdük. Sanırım babam ayak üstü benimle bu tatlı yeme seanslarından çok hoşlanıyor, onun için ev yerine dışarıda yiyorduk.
Rahmetli babam Güler Pastanesi’ne “Sarılar” derdi. Bu tabir sahiplerinin sarışınlığından hatta kızıla yakın sarışınlığından ileri gelirdi.
***
Tatlı deyince Halil Amca'nın fıstıklı sarı burmasını anmamak olmaz. Bayıldığım bir tatlıydı; hâlâ da öyledir. Türkiye’nin pek çok yerinde bu tatlıdan yedim. Fakat Dondurmacı Halil’in tatlısının lezzetini ve özgünlüğünü bulamadım.
Çarşı Karakolu’nun biraz ilerisinde sarı burma (halka tatlı) yapan bir imalâthane vardı. Bilirsiniz bu tatlının halk arasında argo ve muzip bir ismi de vardır.
İşte sarı burma yemek için o imalâthaneye gider, tavadan yeni çıkan tatlıları taze taze yerdik. Ne lezzetti ama...
Okul çıkışları sokak satıcılarından bazen macun, bazen bici bici alırdık. Ben bici bicinin sadece karını severdim; yani karsambaç.
Çamlıbel’de bahar apartmanında otururken arkadaşım Ediz’le sık sık eskimo seferlerine çıkar, değişik renk ve lezzette eskimolar yerdik.
***
Yaz tatilinde dükkânda çıraklık yaparken seyyar satıcılarda satılan envai çeşit lezzetlerden yerdik. Seyyar arabalarda satılan alıç, taze fıstık ve fındık, çağla, can erik, dikenli incir vazgeçilmezlerdi. Kaynamış ya da mangalda kızarmış darı yemeye doyamazdık. (Şimdilerde kaynamış yerine haşlanmış, darı yerine mısır diyorlar).
Çok küçüktüm, yaşım ya 6 ya da 7 olmalı. Zaman zaman yaptığımız gibi babamla camiye gidiyorduk, öğleden sonra olduğuna göre herhalde ikindi vaktiydi. Arada bir onun peşine takılıp camiye gider ben de namaza dururdum. Kendimi büyük gibi hissetmek hoşuma giderdi.
Bir gün tam camiye gireceğiz haşlamacı yani meyan kökü satıcısının geçtiğini gördüm. Daha önce içenleri gördüğümden kahverengi bir sıvı olduğunu biliyordum. Tadı da o zamanlar bayıldığımız kola gibi sanıyorum.
Babamdan istedim, geç kalmamıza rağmen kırmadı. Tadına bir baktım ki benim için felaket. Aldığım yudumu zor yuttum. Büyük bir hayal kırıklığı ile kös kös camiye girdim.
***
Cami deyince, konumuzla ilgisi yok ama aklıma geliverdi. Rahmetli babamın camide ayakkabı vukuatı çoktur. Ayakkabısı çalındığından defalarca eve ayağında caminin takunyasıyla gelmişliği vardır. (Biz bu takunyalara 'nalin' derdik.)
Kışın nadiren dükkâna gittiğimde köşede sıcacık ve harika kestaneler yapan adını maalesef hatırlayamadığım amcadan kestane almak ne büyük keyifti...
Mesudiye Mahallesi’ndeki evimiz Fabrikalar Caddesi üstündeydi. Şehir Gazozu’nun imalâthanesi de aynı caddedeydi. Arkadaşlarla mahalle arasında top peşinde koştuktan sonra soluğu imalâthanede alırdık.
Bakkalda 1 lira olan gazozu bize 75 kuruşa satarlardı. Üretim tesisinden, ilk elden aldığımızdan mı bu iskontoyu yaparlardı, çocuk olduğumuzdan mı bilemeyeceğim.
(Abartmıyorum, şimdi aynı sokakta bırakınız çocukların top oynamasını, araba park edecek yer bile kalmadı. Ne araba park etmesi, sağlı-sollu araçlardan neredeyse yürünecek alan kalmadı).
***
Ciğeri Apo’dan yerdik. O zaman şimdiki gibi her mahallede pıtrak misali ciğerci yoktu. Apo Abi’nin Eski Cami’nin arka çaprazındaki küçücük dükkânından bahsediyorum. Şimdiki gıda endüstrisi örneği devasa dükkânlarından değil.
Daha evvel arabada ciğer satarmış, ben ona yetişemedim.
Ciğeri Apo’dan yerdik ama özellikle lise dönemimde Dağ Tenis’teki bira fasıllarından sonra akşam eve dönerken sık sık uğradığım seyyar arabada dürüm satan bir ciğerci vardı; Ali Abi. Yoğurt Pazarı’ndaki parkın köşesinde dururdu ve gözümün önünde keyfime göre dürümümü hazırlardı.
Bakınız, emin olunuz ki yersiz bir nostalji yapmıyorum. Fakat Apo Abi’den ya da seyyar Ali Abi'den yediğim ciğerlerin tadı artık yok. Ustalara haksızlık etmek istemem. Bence kesin sebebi etten, ciğere, ekmeğe, sebzeye, baharata her şeyin bozulmasından kaynaklanıyor.
Bozulmadan kastım, endüstriyel olması, lezzetinin kalmaması.
Bir kelleci Hulûsi vardı. Öğleden sonraları mahallelerde, çarşıda gezer camekânlı arabasında kelle satardı. Birgün evin balkonunda ablalarım ve valideyle oturuyorduk. Merak ettik ve bir kelle istedik eve. Sonuç hüsran, hiç sevmedim. Zaten ciğer dışında sakatatla oldum olası aram yoktur.
Şunu da söylemeliyim, ev 4. katta ve kelle eve nasıl gelecek konusu önemliydi. O zaman cep telefonu ya da duafon yok tabii.
İletişim şöyle seslenerek sağlanırdı: “Kelleciiiii”.
Baktın ki duymuyor, ses yükselir ve son harf daha da uzardı: “Kelleci abiiiiiiii”.
Muhakkak duyardı.
***
Benim çocukluğumda Ramazan’ın gelmesini dört gözle beklerdik. Ramazan ayının farklı bir havası olurdu. Diğer 11 ayda okuldan gelince ya da acıkınca akşam yemeğimizi yerken, Ramazan’da oruç olalım ya da olmayalım muhakkak iftar beklenir, tüm aile sofraya birlikte otururduk. O zamanlar oruç tutmayı büyüdüğümün bir işareti olarak görürdüm.
Tabii ki iftar sofraları da bir başka olurdu. O zamanlar kerebiç sadece Ramazan aylarında satılırdı; yılın 12 ayında satılması çok sonradır. Bu sebeple kerebici çok sevdiğim için de Ramazan’ı dört gözle beklerdim.
İftar sofraları muhakkak 'sağlam' bir tatlıyla biterdi. Evde validenin yaptığı tatlılar dışında bazı günler kerebiç bazı günler de peynirli kadayıf yenirdi.
Hiç şaşmazdı: Peynirli kadayıf Güler’den, kerebiç Dondurmacı Halil’den alınırdı.
***
Tantuninin geçmişi kaç yıl önceye dayanır bilmiyorum ama ben ilk olarak 1981’de lise 2’deyken tanıştım. Test Teknik dersanesine gidiyordum. (Lise 3’te Lisan Fen’e geçtim.) Dersane Hayfavi İşhanı’nındaydı.
İşhanının altında Kaplan Tantuni faaliyete başlamıştı. Tantuninin tanesi 60 Lira’ydı. Orada büyük bir iştahla tantunimizi yer, arkasından Hitit Turizm’in yanındaki Ünlüoğlu’ndan da baklava yerdik. Nedense baklavanın fiyatı aklımda kalmamış.
Döner ve kebap anılmazsa Mersin dükkân lezzetleri eksik kalır. Dede’nin ve Celâl Usta’nın muhteşem dönerleri nasıl unutulabilir? İnsan her döner yediğinde kendisini bir şölende, bir ziyafette hisseder mi? Ben hissederdim.
Bilemiyorum, o zaman etler mi daha farklı, doğal ve lezzetliydi ben mi şu an yanılsama yaşıyorum? Şu anda Mersin’de dönerinden lezzet aldığım birkaç yer var. Aslında bu kadar büyüyen şehrimizde çok daha fazla olması beklenirdi. Dönerci çok da lezzet yok. O eski lezzeti bulamıyorum bir türlü.
***
Kebap konusunda aklımda kalan çok taze bir hatıram var. Ankara’daki ilk yılım olan 1982’nin kışında bir ara Mersin’e gelmiştim. Mehmet Abi’mi (Dr. Mehmet Nane) muayenehanesinde ziyarete gittim. Biraz hoş-beş ettikten sonra beni Çamlıbel’de öğle yemeğine bir kebapçıya götürdü.
Dükkân, Park Apartmanı’nın altındaydı. Adını hatırlayamadım; Mehmet Abi’ye sordum ve o hatırlattı: Cindo.
Yediğim enfes kebabın lezzeti hâlâ aklımda. Bir de nedense turpun lezzetini unutmamışım. Sanki az evvel tarladan toplanmış gibi taze, nefis bir pembe renkte ve şeker gibi tatlıydı.
***
Evet, lezzet yolculuğuna devam.
Lise yıllarımda biranın harika lezzetini Dağ Tenis ve birkaç birahanede keşfettiğimi daha evvelki yazılarımda anlatmıştım; takip eden dostlar hatırlayacaktır.
Bira eşliğinde Balıkçı Yaşar’da yediğim barbunların, tekirlerin nefasetini nasıl unutabilirim? Yanında yeşil salata ve tazecik, yeni dilimlenmiş soğanla birlikte hem de.
Yosun Pastanesi’nin milföyü, Petek Pastanesi’nin çilekli ve çikolatalı dondurması, illa ki fırından yeni çıkmış kazan simidi, arabacılardan içtiğimiz şalgamlar, Güleryüz ve Canatan’ın tostları, meyve suları ve muzlu sütü, Yamo’nun dönerli sandviçi...
***
Hepsi, hepsi geçmişime, geçmişimize ait lezzetler. Eski Mersin’i özlemle anarken lezzet hafızam da bu hasrete eşlik ediyor.
Bizlere bu lezzetleri yaşatan herkese sonsuz teşekkürler. Yaşayanlara Allah iyilikler ve uzun ömürler versin, bu dünyaya veda edenlere Allah rahmet eylesin.






EMİNE ERİŞMİŞ 2 Ocak 2020
Mehmet Bey, Yazıya bayıldım,ellerinize sağlık.Doğma büyüme Mersin'li ve 10 yıldır Kaş'ta yaşamaktan çok mutlu olsam da memleket özlemiyle,gördüğüm her 33 plaka arabaya ACABA TANIDIK BİRİSİ MİDİR düşüncesiyle dikkatle bakan birisiyim.Özellikle Şeytan İbrahim ismini okurken hem gülümsedim hem gözlerim doldu.Az mı alışveriş yaptık! Lezzet olarak Dondurmacı Halil'in tahinli ekmeğini ve Kızılay fırınının peksimetini de eklemek isterim. Teşekkürler.
Mehmet S. Nane 2 Ocak 2020
Emine Hanım, nazik mesajınıza teşekkürler. Sanırım eski Mersin’i hepimiz buruk bir özlemle anıyoruz. Hakikaten güzel günlerdi. Mersin’le ilgili diğer nostaljik yazılarımı sitenin “Mersin kategorisi”nde bulabilirsiniz. Selamlar.
Nalan Yıldırım Adams 6 Mart 2024
Bende bir Mersin’li olarak yazdıklarınızı okuyunca çok mutlu oldum. Aynı zamanda yazınızın sonunda Yamo Meyva Sularından bahsetmişsiniz. Döner ustası Artist Kemal benim babam olur. Şuan Mersin’de her kim iyi bir döner ustası ise övmek için söylemiyorum ama ustaları babamdır. Bende bu akşam oturmuştum Kamer Sinemasının arşivlerine ulaşmaya çalışıyordum. Babamı çok erken kaybettik. Sinemada reklam arasında babamın döner kesişi çıkardı. Bende en azında babamı görebilme umuduyla bakıyordum. Sizin yazınızı görünce çok mutlu oldum. Dr. Mehmet Nane tanıdığımız bir doktordu. Size başarılar dilerim bana nostalji yaşattığınız için minnettarım. Saygılar, Nalan Y.Adams