Ben sosyal demokrat değilim

 

Başlarken: Bu yazıyı, elimizdeki büyük cevher Altı Ok’un değerinin farkında olmayarak artık iyice neoliberalizme savrulmuş bulunan sosyal demokrasiye sarılan, sosyal demokrasiyi Atatürkçülük’le bağdaştırmaya çalışan, bu kavramı Atatürk ilkelerinin önüne geçirerek Atatürkçülük “oynayan”, laf ve yazı kalabalığıya gözümüzü boyayacağını zanneden, tarihsel bakış açıları kıt ve bu toprağın köklerine inancı olmayan sosyal demokrasinin mürit ve muhiplerine ithaf ediyorum!

***

Bilindiği üzere, “sağcı/solcu” kavramları Fransız İhtilali’nden sonra siyasi literatüre girmiş, o tarihten sonra da temel siyasi ideolojileri tanımlamakta kullanılır olmuştur. (Malûm konu. Fransız Meclisi’nde sağa, sola oturma düzeni.)

Türkiye’deki siyasal partiler de uzunca süredir kendilerini sağda ya da solda tanımlamaktadır. Bazıları merkezde olduklarını söyleseler de bu belirgin ve içeriği doldurulmuş bir tanımlama değildir.

Konuya Türkiye özelinde baktığımızda, CHP’nin tam 50 senedir hatalı olarak “sosyal demokrat parti” olarak tarif edildiğini görüyoruz.
Oysa kuruluş felsefesi ve ideolojisi itibarıyla CHP bundan çok daha fazlasıdır.  
Sosyal demokrasi kavramı, Altı Ok’un partisi olan CHP’ye hafif gelir!

Geliniz, bu konuda çok kısa bir tarih turuna çıkalım.

***

27 Mayıs’tan sonra yükselen solculuk akımına paralel olarak o dönem CHP içinde etkili olmaya başlayan genç bir siyasetçi vardı: Bülent Ecevit. 
Henüz 40 yaşında bile olmayan bu genç ve geleceği parlak siyasetçi, 27 Mayıs‘tan sonra İsmet İnönü’nün 1961-65 yılları arasında kurduğu üç koalisyon hükümetinde de Çalışma Bakanlığı görevini üstlendi. Bakanlığı döneminde solcu değerleri ve emeği savunarak hem işçilerin hem de toplumun azımsanmayacak bir bölümünün sempati ve beğenisini kazandı.

Bu dönemde Türkiye İşçi Partisi’nin yükselişi de fevkalade kayda değerdir. Bu parti Mehmet Ali Aybar’ın liderliğinde sosyalist ilkeleri savunarak 1965 seçimlerinden sonra TBMM’de 14 milletvekiliyle yer almayı başarmıştı. (1969’da aldıkları sonuç kendileri açısından hüsrandır.)

Bu partilerin yanı sıra sıra Demokrat Parti’nin devamı olarak görülen ve başında genç bir mühendis ve bürokrat olan Süleyman Demirel’in Adalet Partisi 1965 seçimlerinde %53,  1969’da da %47 oy alarak iktidar oluyordu. 

Tekrar hatırlatmak isterim ki Adalet Partisi’nin bu büyük başarısına rağmen solcu uyanış ve akım oldukça hareketliydi.

İşte bu ortamda ve siyasi konjonktürde İsmet Paşa tarihî açıklamasını yaptı:  
“CHP ortanın solundadır.” 
Eminim ki siyasi konjonktür, ortam ve gelişmelerin zorlaması olmasaydı Paşa katiyen bu açıklamayı yapmazdı. Çünkü İsmet Paşa, CHP’nin ve Altı Ok’un sağcılıkla ya da solculukla ilişkilendirilmeye ve kendisini bu şekilde tanımlamaya ihtiyacı olmadığını en iyi bilen kişiydi.

***

Zaman ilerledi. 1969’da sosyal demokrasinin simge isimleri olan Willy Brandt Almanya’da, Olof Palme İsveç’te başbakan seçildiler. Bu sayede sosyal demokrasi büyük yükseliş kaydetti.

İşte CHP’nin kendisini sosyal demokrasi ile irtibatlandırması ve sosyal demokrasi kavramına sahip çıkarak içselleştirmesi bu tarihi süreçten sonra yaşandı. 
CHP artık sol ve sosyal demokrat bir partiydi. İlaveten, 70’li yıllarda tüzüğüne “demokratik sol” bir parti olduğu da yazıldı.

(Esas itibarıyla emperyalizmin bir ürünü olan sosyal demokrasi, 1980’den sonra ne yazık ki neoliberalizm vahşetine teslim oldu. İngiltere’de Tony Blair isimli şahıs “Üçüncü Yol” safsatalarıyla İngiltere ile birlikte tüm Avrupa’da da emperyalist politikaları yeni bir aşamaya taşıdı. Sosyal demokrasi, 1990’lardan itibaren, artık neyi savunduğu bile belli olmayan bir fikir karmaşası içindedir.)

***

(Bir not olarak kaydetmek lazımdır: Bülent Ecevit, 12 Eylül faşist ve gerici darbesinden sonra CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa etti ve kendi partisini kurdu. Partinin adında sosyal demokrasi kavramına yer verilmedi ve Demokratik Sol Parti ismi seçildi.)

(İkinci bir not: İyi niyetinden şüphem olmayan Erdal İnönü’nün, SHP Genel Başkanı’yken bir coşku anında karşısındaki kalabalığa “Aslan sosyal demokratlar“ olarak hitap etmesi de akıllarda kalan bir anekdottur.  
İtiraf etmeliyim ki bu sözler çok uzun süredir damağımda kekre bir tat bırakıyor.)

*** 

Kuruluş felsefesi ve tarihî geçmişi itibarıyla gerçek CHP’yi klâsik siyasi tanımlamalar olan sağ veya sol bir parti olarak nitelemiyorum. Sosyal demokrasi kavramının sınırlarına hapsedilmesine ise katiyetle karşı çıkıyorum.  
(Gerçek CHP, “yeni” olduğu söylenerek aslından uzaklaştırılan CHP’nin zıddıdır.)

İlla ihtiyaç duyuyorsanız CHP’yi tanımlayacak olan kavram, Altı Ok’un şekillendirdiği Cumhuriyetçi bir parti olduğu gerçeğidir.

***

Yarım asırlık süreç sonucunda şu sorulara cevap verilmesi gerektiğine inanıyorum:

Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayan partiler tarafından benimsenen politikalar, özellikle demokrasi, barış, hak ve özgürlükler kavramlarını kullanarak, fevkalade tehlikeli ve ayrıştırıcı olan kimlik siyasetine savrulmaya yol açmadı mı? 

Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir" kucaklayıcı millet tanımlaması hepimizi kapsar ve birleştirirken; sosyal demokrasinin “kimliklere hak ve özgürlük verilmesi” fesadıyla milleti ayrıştırması ve bölmesinin hangi benzerliği vardır?

Bu “solcu” kavramların kullanılması (aslında sömürülmesi) Atatürk ilkelerinden uzaklaşmayı ve nihayetinde kopmayı getirmedi mi?

Sosyal demokrasinin yüksek seviyede laiklik hassasiyetinin olmadığı, son 30 senede tarikat ve cemaatlere olan ılımlı yaklaşımlarla sabit olan bir gerçektir. Bu durum cemaat ve tarikat yapılanmalarına cesaret vermedi mi?

Sosyal demokrasi siyasetinde Altı Ok’un özellikle devletçilik ve halkçılık ilkelerinden kopuş belirgindir. Bu gerçek orta yerde dururken sosyal demokrasinin Atatürkçülük’le bağdaştığı hatta örtüştüğü nasıl iddia edilebilir?

Piyasa ekonomisini “başına taç yapan” sosyal demokrasi nasıl olur da halkçı, kamucu ve karma ekonomi anlayışını benimseyen Atatürkçü politikalarla bir tutulabilir?

Batı dünyasına bağımlılığa itiraz etmeyen hatta buna “hevesli olan” sosyal demokrasi ile Atatürk’ün “tam bağımsızlık” şiarının ne alâkası vardır? 
Nato’yu savunmak Atatürkçülük’le nasıl izah edilebilir?

Küreselleşme akımına tamamen açık, onu destekleyen ve kapılıp giden sosyal demokrasinin, millî olma vasfını daima korumayı hedefleyen ve “üniter devlet” yapısından zerrece taviz vermeyen Atatürk politikalarıyla en ufak bağlantısı olabilir mi?

Altı Ok’tan biri olan milliyetçiliği, sosyal demokrasi politikalarını uygulayan hangi “parti büyüğü” ağzına aldı?  
“Milliyetçiliğin ayaklar altına alındığı” söylendiğinde en ufak bir tepki verildi mi?

***

İşte bu düşünce ve tarihsel bakış açısıyla yüksek sesle bir defa daha söylüyorum: Siyasi çizgimi tanımlamak için başka ideolojilere ihtiyacım yok! Ben, tamamen bu topraklara ait olan değerler bütününü yani Altı Ok’u sahipleniyorum.

Bu itibarla kişisel manifestomu bir defa daha veriyorum:

Ben sosyal demokrat değilim! 
Ben Cumhuriyetçiyim! 
Ben Altı Ok’çuyum!

 

 

 

 

  • Mehmet S. Nane

  • 18 Ekim 2022

Sayfayı Paylaş

Yorumlar

Düşüncelerinizi Bizimle Paylaşın

leaf-right
leaf-right