Dünya nereye gidiyor, Türkiye ne durumda (1)


Değerli okur dostlar, bu makalemde geniş ve hacimli olarak olarak dünyanın siyasi ve ekonomik olarak önde gelen ülkelerini, bu ülkelerin dünya siyasetine etkilerini ve birbirleriyle ilişkilerini inceleyeceğim.
En sonunda da ülkemizin millî menfaatleri açısından bu ilişkiler ağını irdeleyeceğim.

Bu makale/incelemem uzun olacağından 10 yazıya bölmeyi uygun buldum. Bir yazı serisi olarak sizlere takdim edeceğim.

Hazırsanız gelin şimdi yazı maratonumuza başkayalım ve kapsamlı bir dünya turu yaparak bu yeni dengeleri ayrıntılı olarak inceleyelim ve analiz edelim.

***

Artık hepimiz farkındayız. Tarihin hızla yazıldığı bir süreçten geçiyoruz. Bu durum hem ülkemiz hem dünya için geçerli. Zaten önümüzdeki 10, bilemediniz 20 sene içinde dünya dengelerinde çok büyük değişiklikler olacak. 

Elbette ki coğrafyasının ve jeopolitik yapısının öneminde dolayı Türkiye de bu gelişmelerin tam merkezinde yer alacak.

İncelememize evvela Amerika Birleşik Devletleri’nden (ABD) başlayalım. 19. yüzyılı Monroe Doktrini’nin de etkisiyle görece olarak içine kapanık geçiren ABD, yirminci yüzyılın başında Theodore Roosevelt’in başkan seçilmesiyle birlikte dışa açılmaya başladı.
Eski bir asker olan Roosevelt’in öncelikli iş olarak donanmayı güçlendirmesi ve daha o tarihlerde Almanya’ya savaş açılmasını savunarak I. Dünya Savaşı’nın ilk altyapısını oluşturmasıyla, ABD’nin dış politikasının yönü de değişmeye başladı. 

Artık ABD, dışa dönme ve dünya gücü olma yönünde ilerlemeye başlamıştı. Roosevelt’in 1904-1905 Rus-Japon Savaşı’nda arabuluculuk yapması ve bunun da kendisine Nobel Barış Ödülü kazandırmasıyla dünya ölçeğinde prestiji arttı. 
En nihayet, başkanlık dönemi bitmesine rağmen ABD’nin geç de olsa I. Dünya Savaşı’na dâhil olması ve askerlerinin Avrupa’ya ayak basmasıyla 20. yüzyıl tarihi de şekillenmeye başlamış oldu. 

Birinci büyük savaşın bitiminden 10 yıl sonra pek çok açıdan muazzam derecede tahribat yapan Ekonomik Buhranı atlatan ABD, II. Dünya Savaşı’nı kazanmasının ardından dünyanın mutlak süper gücü olarak kendini tescil ettirdi.

(ABD’nin II. Dünya Savaşı’na girmesi, Japonya’nın 7 Aralık 1941 tarihindeki Pearl Harbour baskınından sonra olmuştur. Esasında Amerikan halkı Avrupa’daki bu savaşa girilmesini katiyen istemiyordu. Halkı ikna etmek gerekiyordu. Bu da Japonların baskınıyla gerçekleşmiş oldu. ABD istihbaratının Japon saldırısını bildiği fakat yapılmasına göz yumduğu herkes tarafından bilinen bir gerçektir.
Lütfen, 11 Eylül saldırılarını hatırlayın; ABD işte budur)!

II. Dünya Savaşı’nın ardından Soğuk Savaş’ın başlaması ve dünyanın 2 kutuplu yapıya geçmesi ise ABD’nin etkinliğini doruğa çıkardı. ABD’nin bu gücünü ve etkisini dünyanın hayrına kullandığını söylemek maalesef mümkün değildir. 
Özellikle 1960’lı yıllarda dâhil oldukları Vietnam Savaşı pek çok insanlık dışı öyküyle doludur.

ABD’nin 20. yüzyılda bizzat katıldığı, ya da perde arkasından kışkırtarak desteklediği savaş ve çatışmaların haddi hesabı yoktur. Tüm bunlar o kadar hacimli konulardır ki bu yazının konusunun dışındadır. Belki bir başka yazımızda bu konuda sohbet ederiz.

Ayrıca klâsik manada savaş olmasa bile ABD, birçok ülkede karışıklık ve kaos yaratarak hükümet darbeleri de yapmıştır. Bunu da CIA (Central Intelligence Agency-Merkezi Haberalma Teşkilâtı) eliyle hayata geçirmiştir. Bazı durumlarda da CIA’in yan kuruluşlarını kullanmıştır. 
CIA’in ilk nüvesi II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar faaliyet gösteren OSS’dir (Office of Strategic Services-Stratejik Hizmet Bürosu).
Bu yapı savaşın bitiminden sonra bugünkü CIA’e dönüştürülmüştür.

Dünyanın başına en son bela ettikleri ve bazı ülkelerde algı oluşturmak ve propaganda yapmak için kullandıkları pek çok yapıya da NGO (Non Governmental Organizations-Sivil Toplum Örgütleri/STÖ) adını vermişlerdir.


Bu yapılar demokrasi ve insan hakları kavramlarını kullanarak ilgili ülkelerde her türlü algı oluşturmak ve dezenformasyon yaratmak için kullanılmaktadır. Maalesef özellikle son 15 senedir ülkemizde de çok etkindirler. 
Özellikle liberal solcular (kendilerine çok yakışan tabirle, liboşlar) bu dış bağlantılı ve para destekli STÖ’lerin bir numaralı savunucuları olmuştur. (Uzun, can sıkıcı ve tahammülleri zorlayan bir konudur. Bununla ilgili birkaç makalelik bir seri yazarak bir ara değerlendirebiliriz).

Özellikle Arap Baharı ve Turuncu Devrim adı altında ve demokrasi namına pazarlanan iç karışıklıklarda birinci derecede rol almışlardır. Çok büyük bölümünün finansörü, elbette ki CIA’in bilgi ve müsaadesiyle, George Soros’tur.

Suriye’de güya insan hakları ve demokrasiyi savunan White Helmets (Beyaz Miğferler) organizasyonu da NGO/STÖ’lere bir başka örnektir. Bu berbat organizasyon Suriye’de dezenformasyon yaparak ve meşru Suriye hükümetini çeşitli yalan haberler üreterek suçlayarak dünyada algı operasyonu yapmaktadır.

Bu konuda son olarak, CIA’in öteden beri Hollywood’u kullandığını da eklemeliyim.
Meşhur aktristler ve aktörler bu propagandalarda algı oluşturucular olarak görev yapmaktadır.
Son zamanlarda bunların en bilineni, “ölüm meleği” ismiyle anılan Angelina Jolie’dir!

Son 30 seneye baktığımızda ABD’nin Irak’taki Körfez Savaşı’yla başlayan süreçte dikkatini Ortadoğu’ya yönelttiği görülmektedir. Yeri gelmişken söyleyelim: Dünya yüzünde ABD’nin iki stratejik, ebedi ve ezeli ortağı vardır; kesin olarak İsrail ve ikinci sırada da İngiltere. Gerisi laf-ı güzâftır.
Her kim ki stratejik ortak olduğunu söylemektedir, ciddiye almayınız; gülüp geçiniz.

Evet, tekrar Ortadoğu’ya dönersek, ABD yirminci yüzyılın sonunda İsrail’in bölgedeki güvenliğini sağlamak için faaliyetlerini artırmıştır. Bu bölgede temel hedef Irak, Suriye, İran ve Türkiye’den koparılacak topraklarla Büyük Kürdistan yani Büyük İsrail projesini hayata geçirmektir. 

Birinci ve İkinci Körfez Savaşlarıyla projenin ilk ayağı olan Irak hâlledilmiş, ikinci hedef Suriye’de ise maalesef Türkiye’nin de vahim hata ve katkılarıyla ciddi mesafe katedilmiştir. Şimdi sırada İran ve Türkiye’yi bölmek ve toprak koparmak vardır. Fakat unutulmamalıdır ki gerek Türkiye gerekse İran 'çadır devleti' değildir. Binlerce yıllık devlet birikimleri, gelenekleri ve tecrübeleri vardır. Bu konuda mücadele aralıksız devam etmektedir. Sonucu Türkiye ve İran’daki yönetici ve devlet adamlarının basireti ve kalibresi belirleyecektir.
Bu konuya yazının ilerleyen bölümlerinde devam edeceğiz.

  • Mehmet Semih Nane

  • 9 Aralık 2019

Sayfayı Paylaş

Yorumlar

Düşüncelerinizi Bizimle Paylaşın

leaf-right
leaf-right