Dünya nereye gidiyor, Türkiye ne durumda (6)
Hiçbir devlete ve ülkeye kategorik olarak karşı olmadığım gibi, Türk Cumhuriyetleri hariç, hiçbir devlete ve ülkeye de sempati beslemiyorum. Dış politikaya sadece sevgili ülkemin ve aziz devletimin çıkarları doğrultusunda bakıyorum.
Bu yazı serisinde politikalarına ve yaptıklarına tamamen karşı olduğum ilk sıradaki devlet ABD’dir. Eğer ki ABD ortaya çıkar da dünya ülkelerinden ve halklarından geçmişteki tüm yönetimlerinin yaptığı zulümden ve çektirdikleri acıdan dolayı özür dilerse ona da bakışım nötr hâle gelir.
Yani anlatmaya çalıştığım mesele, şu devlet bu devlet meselesi değil; ne yapmış, ne yapmamış meselesidir.
***
Evet, ülkemizle olan ilişkileri açısından öncelikle ABD’yle başlayalım. Bu ülkeyle ilişkilerimizin başlangıcı 200 sene evveline kadar gidiyor. Bağımsızlığını henüz 1774 senesinde kazanan bir ülke olan ABD, 1800 senesinde George Washington savaş gemisini İstanbul’a yollar.
Bunun akabinde 1831 yılında da başkent İstanbul’da ABD elçiliği açılır. Neredeyse bir yüz yıl normal seyreden ilişkiler 1917 senesinde I. Dünya Savaşı sebebiyle diplomatik olarak kesilir. Bu ABD ile yaşanacak kırılmaların ilkidir.
Savaştan yeni çıkan Osmanlı’da Mustafa Kemal Paşa bağımsızlık hareketini başlatır. Gelgelelim kendi yakın çevresi bile Amerikan mandasını savunmaktadır.
Mesela, Halide Edip, Refet Bey (sonradan Paşa), Yunus Nadi vd.
Bu ahval içinde ABD başkanı Wilson’un adıyla anılan Wilson Prensipleri ortaya atılır. Orada ortaya atılan “her halkın kendi kaderini tayin hakkı” ABD’nin niyetini açığa çıkarır.
ABD, tüm etnisitelerin devletçikler kurmasını istemektedir. Neticede Mustafa Kemal tüm bunları elinin tersiyle iter ve şanlı yürüyüşüyle ülkemizi kurtararak Cumhuriyetimizi kurar.
Kırılmalar devam etmektedir. 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması, 18 Ocak 1927 tarihinde ABD senatosuna gelir ve reddedilir!
Evet, ABD hâlihazırda yani bugün bile Cumhuriyetimizin tapu senedi olan Lozan Antlaşması’nı tanımayan bir ülkedir!
(Sanırım o yüzden Türk’ün ölüm fermanı Sevr’den vazgeçemiyorlar ve aradan 100 yıl geçmesine rağmen uygulamaya koymaya çalışmaktan vazgeçmiyorlar! İstedikleri kadar uğraşsınlar, aziz ve kahraman Türk milleti oldukça bunu başarmaları imkânsızdır).
İki ülke arasındaki ilişki yaklaşık 20 yıl normal seyrinde gittikten sonra ABD’de vefat eden dönemin Washington büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesi Missouri zırhlısıyla Nisan 1946’da İstanbul’a getirilir.
II. Dünya Savaşı’nın muzaffer devleti ve dünyanın yeni süper gücünün yaptığı bu jest memlekette lüzumundan fazla memnuniyetle karşılanır. O tarihte kimse bu jestin sebebini sormaz.
Çünkü Sovyetler savaştan muazzam güçlenerek çıkmıştır. Üstelik Stalin’in doğu sınırımız, özellikle de Boğazlar konusundaki aşırı taleplerinden Türk yöneticiler son derece rahatsızdır.
Zaten bu konuda ABD’nin hamlesi de gecikmez ve Mart 1947’de tarihe Truman Doktrini olarak geçen deklarasyonu açıklar. Buna göre Sovyet tehdidine karşı Türkiye ve Yunanistan’ın savunulması öngörülmektedir. Bu da memlekette memnuniyetle karşılanır!
Artık ABD’nin hamleleri peş peşe gelmeye başlamıştır.
Temmuz 1948’de Marshall planı yürürlüğe konur ve kanaatime göre Türkiye’nin ABD’ye bağımlılığı da o tarihten itibaren tescillenir!






Yorumlar
Düşüncelerinizi Bizimle Paylaşın