Çocukluğumun platonik aşkları

 

Yasal Uyarı :)) Uzun bir yazıdır. Sonra söylemedi demeyin:))

***

Değerli okur dostlarım, memleketin ve yer kürenin şu stresli ortamından biraz da olsa uzaklaşmak için birkaç yazıdır kitaplardan konuşuyoruz. Araya gündemle ilgili bir iki yazı girdi ama önümüzdeki günlerde kitap ve filmlere döneceğiz.

Bugün de kendimi ve sizleri gündemin dışına çıkarmak için hoş, eğlenceli bir yazı yazmaya çalışacağım. Ufak tefek hüzünlü bölümler olabilir mi şimdiden bilemiyorum. 
Sonuçta, okuyacağınız yazı bazen eğlendirici, bazen hüzünlü bulabileceğiniz anılarımı içerecek.  
Ayrıca, sınırlı olarak, bazı sosyal konularda mevcut yaşımın tecrübesiyle yaptığım değerlendirmeleri de okuyacaksınız.

***

Hangimizin çocukluk aşkları yok ki? Kuşkusuz birazdan anlatacağım çocukça olaylar ve duygular hemen hepimizde benzerdir.

O tatlı heyecan, içi içine sığmama hâli, bazen nefes alamaz gibi hissetmek, karşılaşınca kalp atışlarının artması, yemek yiyememek, yatağa yatınca tatlı tatlı düşünüp hayal kurmak ve uykuyu yitirmek, kıskançlıklar, üzüntüler, öfkeler, uzaktan bakışmalar, evinin önünden geçmeler… 
Ve daha neler neler…

Ne de güzel, doğal ve masum duygulardı değil mi?

***

Çocukluk aşklarım derken, 6-16 yaşlarım arasındaki platonik, bazen de karşılık gören “aşklarımdan” bahsedeceğim. (15-16 yaşlar ilk gençlik dönemi olarak da görülebilir.) 
İlkokul birinci sınıftan lise son sınıfa kadar her sınıfı ayrı bölümler hâlinde anlatacağım. 
Çocukluk aşklarım olan kız arkadaşlarımın hepsini de sempatiyle ve gülümseyerek hatırlıyorum. 
Bazılarının rahatsız olma ihtimaline karşı, yazacağım bu kızların adlarını, soyadlarını ve spesifik tanımlayıcı ayrıntıları elbette ki vermeyeceğim. Kod olarak her birini isimlerinden bağımsız bir harfle tanımlayacağım.

Yazıyı okurlarsa eğer, anılarımda kendisini bulan “çocukluk aşklarımın” anlayışına sığınıyorum. Çünkü sonuçta yazacağım çocuklukla ilgili, hoş olmasını umduğum bir yazı. Dolayısıyla bugünle hiç ilgisi yok. (Aman ha, kimsenin yuvasını yıkmayalım:)) 
Hepsine aileleriyle mutlu, sağlıklı, uzun bir ömür diliyorum. 

***

İlkokul 1

Sene 1972, 6 yaşımdayım. Rahmetli babam okula bir sene erken gitmem için yaşımı büyüttüğü için 6 yaşımda ilkokula başladım. Ve “dakka bir gol bir.” 
Sınıftaki renkli gözlü B’ye âşık oldum. Bugün B’nin çocuk yüzünü katiyen hatırlamıyorum ama renkli gözleri aklımda kalmış.

Artık 6 yaşımda yaşımda nasıl bir aşksa bu, geldim evde anlattım. “Ben bu kızı seviyorum” diye. Çok iyi hatırlıyorum, böyle büyük adam edalarıyla. Al sana bizimkilere eğlencelik bir konu. Hem de sadece evde değil, valide tarafımda neredeyse tüm sülalede. 
(Özellikle Nimet Teyze’min eşi Kâmil Enişte’min takılmaları hâlâ aklımda. Eniştem şu sıralar bazı sağlık sorunlarıyla uğraşıyor. Teyzem ve oğlu sevgili kardeşim Murat (Dr. Soyal) kendisiyle büyük ihtimamla ilgileniyorlar. Acil şifalar diliyorum.)

Bu küçük nottan sonra ilk aşk macerama dönebiliriz. Sanırım ben şıpsevdi bir âşık değildim. Dolayısıyla B’ye olan bu “aşk” bütün sene devam etti. Bizim aile, taallukat da hız kesmeden beni makaraya sarmaya devam ettiler. Tabii ben durumu hiç anlamıyorum ve büyük adam pozlarına devam ediyorum.

O yaşlarında fevkalade ciddi ve az gülen rahmetli babamın benim konuşmalarıma bıyık altından gülümsediğini şimdi hasretle ve içim sızlayarak hatırlıyorum.

İlkokul birinci sınıfta nefret-aşk ilişkisi yaşadığım Ö isimli öğretmenimi de anmalıyım. B ilk aşkımdı ama sonraları öğretmenime de âşık oldum. Bugün ondan aklımda kalan sadece kıpkırmızı renkli ruju ve uzun tırnaklarındaki aynı renk ojesi.

Öğretmenime âşıktım ama o, aşkıma ihanet ederek bazen kıpkırmızı ojeli uzun tırnaklarıyla kulağımı çekerdi. İşte o anlarda bu aşk aniden nefrete dönüşürdü. 
Böyle durumlarda onu protesto etmek için yeni öğrettiği harfleri eğri büğrü yazardım. 
İntikam dediğin işte böyle olur!

Meraklısına notlar:

• Çocukluk aşkı da olsa, B benim ilk aşkımdı. Meğer bu aşk itirafı beni ailede eğlence konusu yapmış, haberim yokmuş. Üstelik aşkım bittikten uzun süre sonra bile bu takılmalar devam etti. Bu büyükler bazı konuları çok mu uzatıyorlar ne? 
• Büyük adam pozları insanı felakete sürüklüyormuş. Öğrenmiş oldum. Not ettim. Bakarsın lazım olur.  
• Ö öğretmenimin tırnaklarını unutmam mümkün değil. Hâlâ bazı harfleri yamuk yazmamın sebebi acaba o protestolar mıydı diye merak ediyorum.  
• Şu anki yaşıma kadar tüm hayatım boyunca tırnakla bir tarafımın çizilmesinden nefret ettim ve sert tepki verdim. Acaba alt benliğimde uzun kırmızı tırnak kompleksi mi var? Bu konuyu Freudyen bir derinlikle düşünmeliyim. Hatta doktor olan Mehmet Abi’me (Dr. Nane) ve kardeşim Murat’a (Dr. Soyal) sormalıyım. Onlar bilir. 
• B’nin bu platonik aşkımdan hiç haberi olmadı. 
• B’yi 49 senedir görmüyorum.  
• Ö öğretmenimin de bu aşktan hiç haberi olmadı. Umarım hayattadır. Bu yaşında tırnakları nasıldır sorusu beynimi kemiriyor ve mengene gibi sıkıyor. 
• Ö öğretmenimi 49 senedir görmüyorum.

***

İlkokul 2 ve 3

“Aşk hayatım” ilkokul birde çok hızlı başlamıştı ama ikinci ve üçüncü sınıfları “pas“ geçtim. Kendimi muhafaza ettim. Başarısız ve platonik “ilk aşktan” ve uzun tırnaklar vasıtasıyla şiddete maruz kaldığım ikinci aşktan sonra güç ve moral topladım. Gönlümü kapattım ve kimseye kaptırmadım. Bu arada tırnakla çizilmiş kulaklarımı ve yıpranmış ruhumu da tedavi ettim. 
Gerçi bir talibim olsa duruma bakardım. Hemen reddetmek olmaz.

***

İlkokul 4

Dördüncü sınıfa geçtiğimde D’ye abayı yaktım. Ama öyle böyle değil. Sürekli aklımda ama onu görünce mahcup oluyorum, sınıfta yüzüne bakamıyorum. 
Üstelik uyuyamıyorum, neşesiz ve iştahsızım, yemek yiyemiyorum… 
(Yemekte bayıldığım yaprak sarması varsa bir istisna yapıyordum.)

O zamanlar ilkokullarda müzik dersinde sınıflarda şarkı söylenirdi. Öğretmen cümle cümle söyler, çocuklar tekrar ederdi. Aklımda askerlerin de eğitimde çok sık söylediği bir şarkı kalmış.

Öğretmen başlardı: 
“Ay akşamdan ışıktır, yaylalar yaylalar.” 
Biz hep bir ağızdan tekrar ederdik. Koroya zevkle katılırdım. Fakat şarkının ikinci cümlesi beni çaresiz ve savunmasız bırakırdı: 
“Bizim oğlan âşıktır, dılo dılo yaylalar.” 
Eyvah! Allah’ım, nasıl da mahcup olurdum. O sözleri söyleyemezdim. Herkes bana bakıyor sanırdım. Herkesin âşık olduğumu anladığı şüphesine kapılırdım. Yere kalem, silgi atıp sıranın altına girerdim… 
Oh be… O bölüm biterdi. 
O da ne? Nakaratta da aynı sözler. 
Allah’ım sana sığınıyorum, kurtar beni…

İşin kötüsü, bizim öğretmen askerliğinde galiba piyadeydi ve bu şarkı onda bağımlılık yapmıştı. Her müzik dersinde bizim çocuk koromuza bu şarkıyı söyletirdi. 
“Bizim oğlan âşıktır…” 
Ve ben yerlerde paspas…

Bir akşam evde otururken ben kara sevdalı garip, önümde bulduğum bir bloknata bir şeyler karaladım. Bilirsiniz, insan canı sıkkınken yazarsa rahatlar. Tabii ki ben o yaşta bunu bilmiyordum. Anlaşılan içgüdüsel olarak bu rahatlama yoluna başvurmuşum. 
Yazıya bir de başlık koymuştum: “Sınıfta en heyecanlandığım an.” 
Vay vay vay… Büyük gizem…

Neyse, Allah ne verdiyse başladım yazmaya. İşte efendim, bugün sınıftaydım da, D’nin eteği yanlışlıkla açıldı da… Külodunu gördüm de… Ve birazcık ayrıntı daha.

Ben yazıyı yazıp masada unuttuktan sonra “minicik” bir aksaklık oldu. Yazdıklarım ablam Selma’nın eline geçmiş. O da okumuş. 
Selma beni biraz sıkıştırdı, biraz dalgasını geçti, neyse ki fazla uzatmadı da mahcubiyetimi artırmadı.

D’yle ilkokulda 4 sene birlikte okuduk. Sonra lisede de farklı sınıflarda fakat aynı okuldaydık. Elbette ki karşılaşınca belli belirsiz selamlaşırdık fakat arkadaşlığımızı devam ettirmedik. Buna sonraları üzüldüm. Çünkü 11 senelik ilk, orta ve lise öğreniminin tamamında önce aynı sınıfı, sonra aynı okulu paylaşan iki arkadaş, daha yakın dostluk ilişkileri kurmalıydı. Şimdiki tabiriyle “kanka” olmalıydı. 
Sanırım bunda bizim yetişme çağımızdaki ortamın etkisi var. Biz o dönemde sosyalleşmeye özendirilmedik. Maalesef.

Halbuki ders müfredatına toplum ilişkilerinde, bireysel ilişkilerde ve arkadaşlıklarda sosyalleşme ve yardımlaşma konusunda bir kurs eklenebilirdi.  
Mesela o günlerden aklımda kalan bir “İstiklâl Marşı” kursu vardı. İstiklâl Marşı okunurken çocukların bazıları marşın sözlerini yanlış söylerdi. Millî Eğitim bunu fark etti ve derhal hafta sonları bir kurs açarak tüm öğrencilere mükemmelen millî marşımızı öğretti. Şu yaşımda bile dönemin Millî Eğitim’ini bu çalışmasından dolayı içtenlikle kutluyorum. (Bu kurstan önce millî marşımızın çocuklar arasındaki adı “Korkmaz Sönmez”di.) 
Güzel zamanlardı. O günlerde birisi çıkıp da “Andımız”ın 40 sene sonra yasaklanacağını söylese, o kişiye deli gözüyle bakılırdı.

İşte, çocuklar arasındaki sosyalleşmeye ve çocukların toplumla doğru biçimde sosyalleşmeleri eğitimine de bu şekilde bir kurs açılarak önem verilebilirdi.

Meraklısına notlar:

• D’nin bu platonik aşkımdan hiç haberi olmadı. Belki biliyordu da bana hissettirmedi. 
•D’nin eteği hevesli takiplerime rağmen bir daha açılmadı.   
• D’yi 40 senedir görmüyorum.

***

İlkokul 5

İlkokul beşinci sınıfta gönlümü büyük aşklara kapalı tuttum. Bir arınma, kendimi bulma, hayatın felsefesi üzerine düşünme sürecine girdim. 
Şaka şaka…

Beşinci sınıfı da “pas” geçtim. Fakat pas geçmeyen biri vardı: N. 
N, uzunca boylu, ince yüzlü, güzel gözleriyle güzel bakan bir kızdı. Ve hissettim ki bana sevdalanmış. Maalesef ben aynı duyguları taşımadığımdan N’nin çocukluk aşkı karşılık bulmadı. 

Karşınızdaki ne kadar güzel, alımlı ya da başka hoş özelliklere sahip olursa olsun, insanın “gönlü akmayınca” olmuyor.

Meraklısına notlar:

• N, ne yazık ki tek taraflı platonik bir aşk yaşadı. Çocuk ruhunda fırtınalar koptuğunu, muhtemelen üzüldüğünü düşünebiliriz. Bir sene sonra orta okula başladığında bunu atlattığına eminim. Bizzat tecrübeyle sabittir. 
• N’yi 45 senedir görmüyorum.

***

Ortaokul 1

Orta birde bizim sınıftaki S’den hoşlanmaya başladım. 
S, kıpır kıpır yerinde duramayan bir kızdı. Çok hareketli, işveli, cilveliydi. Öncekiler gibi ona da “açılamadım” ama hâl ve hareketlerinden onun da bana karşı “boş olmadığını” hissediyordum. 
Teneffüslerde bazen kara tahtayı bir silişi vardı ki aman Yarabbim. Tahtanın yukarısına uzandığında eteği yukarı kalkardı.  
Yakın arkadaşım Cengiz eğer ben fark etmediysem canhıraş bağırırdı: 
“Mehmet tahtayı siliyor. Acele etsene lan bitiyor…” 
İyi arkadaş dediğin böyle olur. 
Fakat… Küçük bir pürüz vardı. “Bakmasana lan” diye öfkeyle uyarmama rağmen Cengiz de benim gibi gözünü dört açarak bakardı.

Sınıfta hiç hazzetmediğim bir oğlan vardı. Bu eleman huzursuz ve huysuz yapılı, sağa sola sataşan enteresan bir tipti. Bir gün tam sınıfın kapısındayken S’ye de böyle hareketler yaptığını gördüm. Pek kavga etmezdim ama yeri geldiğinde de gereğini yapardım. 
”Olay yerine” derhal “vaziyet ettim.” 
Sarf ettiğim sözleri birebir hatırlıyorum, “Ne yapıyorsun lan zorba” dedim. Bu, üzerime yürüdü; göğsüne bir tane çaktım, yere oturdu. 
S’nin teşekkürü neyse de o aşağıdan yukarıya edalı bakışı var ya…

Orta bir bitti, yaz geldi ama kalbimdeki aşk bitmedi. Rahmetli babam bir pazar günü bizi ailece rahmetli amcam Vahap Nane’nin Fındıkpınarı’ndaki evine götürdü. 
Akşam üzeri Mersin’e dönme vakti geldi, nasıl oldu bilmiyorum, hiç adetim olmadığı hâlde amcamlarda kalmak istedim.  
Rahmetli Leman Yenge ve rahmetli Vahap Amca’dan başka, Selma Abla (Tarım) ve sülalenin kıymetlisi rahmetli Halil Amca / Ağa (Bezek) de yayladaydı. 

Yaz olduğu için ayağımda çorap yoktu. Akşam yaylanın serinliğinde ayaklarım üşüdü. Amcam bana kendi çoraplarından bir çift verdi. Gri renkli. Sevindim. Bir çocuğu mutlu etmek ne kadar da kolay.  
(Mersin’e dönerken teşekkür ederek çorabı iade ettim. Böyle durumlarda yıkayarak iade edilmesi gerektiğini henüz bilmiyordum.)

O misafirliğimde şimdi anlatacağım hatıra da aklımda kalmış. Bir gün çarşıya gezmeye indim ve taze pişmiş mis gibi halka tatlı görünce alıp eve getirdim. Sayımız kadar. Beş tane. 
Ev halkı sanırım küçük bir çocuğun böyle düşünceli bir davranış sergilemesinden memnun oldu. Amcam da yeğenlerine kerrat cetveli ve matematik sormak alışkanlığından olacak, sayımıza göre almamdan çok hoşlandı. Rahmetli matematiği severdi. Kerratı daha çok severdi.  
Bu alışverişim için bana hafiften tezahürat yaptılar.
Kendimi büyümüş gibi hissettim. Mutlu oldum. 
Tatlıyı yemekten sonra yedik. Çok güzeldi. Çıtır çıtır.

Ben yayladayken amcamın bacanağı ve klâsik müzikte Türkiye’nin çok büyük bir değeri olan rahmetli Nevit Kodallı ve hanımı Olcay Kodallı’nın da yaylaya geldikleri hatırımda kalmış. (Nevit Hoca’yı memleketimizin müzik-sanat hayatına yaptığı katkılar için saygıyla anıyorum.)

Yaylada fazla kalmadım, sanırım 2-3 gün sonra Mersin’e döndüm. 
Ve daha sonra bu misafirliğe çok pişman oldum. Anlatacağım.

Bunları anlatmamın sebebi, ben yayladayken S’den bana mektup gelmiş. Bizimkiler bir güzel açmışlar. O da ne, mektupta S’nin bana ilanı aşkı yok mu? Onu da bir güzel okumuşlar. 
Eh, bravo onlara! 
Anlaşılan S, benden harekete geçmek için umut olmadığını gördüğünden inisiyatifi ele almış. Helâl olsun. Tüm çocuk âşıklar böyle yapmalı.

S, pek iyi, pek güzel yapmış da, bizimkiler yayla dönüşü mektubu bana vermediler. Haberim olmadı.
İnanılır gibi değil ama öyle. O, güzel bir sarı kâğıda yazılmış, aynı renk sarı zarfa konulmuş, manevi anlamı ve değeri çok büyük olan güzelim mektubu sürekli ısrarlarım sonucunda aylar sonra verdiler.  
Benden saklamalarının gerekçesini de “yaşımın küçüklüğü ve aklımın karışmaması” olarak açıkladılar.

O mektupta, 12 yaşındaki bir kızın, hoşlandığı ve âşık olduğunu hissettiği çocuğa yazdığı, masum, çocukça, sevimli bir aşk ilanı vardı. Çocuktan çocuğa son derece doğal, her manada sağlıklı ve hoş bir iletişimdi. Kısa bir müddet sonra bunu gerilerinde bırakacaklar, hayatlarına devam edeceklerdi. Ama o kısa süre içinde yaşadıkları mutluluk hissi hayatlarını zenginleştirecekti.  
Keşke diyorum, bizimkiler benden o mektubu zamanında okuma mutluluğunu esirgemeselerdi.
Hataydı. Böyle yapmamalılardı. O küçük yaşımda da öyle düşünüyordum, şimdi de öyle. Neyse, canları sağolsun. Böyle şeyler olur bazen. Ebeveyn içgüdüsüyle oğullarını korumak istemişlerdi. 

Ben o güzelim masum mektubu aylar sonra okudum ama macera o yaz devam etti. Normalde o mektuba cevap yazmam gerekirdi ve kesinlikle yazardım. Bunu bilen S, benden mektup gelmeyince bir gün telefonla aradı. Neyse ki bu defa evdeydim ve telefonu ben açtım. Uzunca sohbet ettik ve mektubuna neden cevap vermediğimi sordu. İşte o an durumu anladım. 
Üzüntüm tahmin edilebilir. 
Çünkü ilk aşkın önemli olması gibi, ilk aşk mektubu da önemlidir.

S, âlem bir kızdı. Telefondaki sohbetimiz devam ederken, elime bir kâğıt kalem almamı istedi. Ve harf harf şunları yazdırdı: 
“B e n  s e n i  s e v d i m.”

Aslan gibi kızdı ya. O kadar hoşuma gitti ki ben de onu sevdiğimi söyledim. Zaten S’nin bunca gayretinden sonra bana sadece, “Ben de seni…” demek kalmıştı.

Delikanlılık ve ilk gençlik yıllarımda S’nin aşkına sahip çıkma kararlılığı üzerinde düşündüm. 
Geliniz, tekrar üzerinden geçelim: S, minicik kalbiyle Mehmet’e âşık olur. Mehmet’in de kendisine âşık olduğunu bilir. Fakat Mehmet çekingen davranmaktadır. Bunun üzerine S, ona mektupla ilanı aşk eder. Cevap alamaz. Bu onu yıldırmaz. Mehmet’e telefon açar. Bununla da yetinmez. Doğrudan söyleyemediği için harf harf yazdırarak, mektuptan sonra, aşkını ikinci defa ilan eder. 
O yaştaki şu kararlılığa ve iradeye bakar mısınız lütfen? 
Şu yaşımdaki görüşüme göre, bu kız çocuğunun çabası ve aşkına sahip çıkması her yaştakiler için oldukça öğreticidir. 
Böyle bir kızı büyük şair Can Yücel’in muhteşem şiirindeki sözlerle selamlamaz da ne yaparsınız: “Aşk olsun sana çocuk, aşk olsun.”

O yazın kalan kısmında S’yle telefonlaştık, sohbet ettik. Şimdiki gibi, “Hadi AVM’de buluşalım ya da kafeye gidelim latte içelim, içindeki süt laktozsuz olsun, badem sütlü sevmem, yulaf sütlü isterim” çağında olmadığımızdan bununla yetindik.  
Zaten daha fazlasını talep etmeyi de bilmiyorduk. 

Yaz geçti, okul başladı ve binlerce yıldır tekrarlanan o eski hikâye, bir defa daha yaşandı…  
Çocuk aşkı da olsa, aşk bitmişti… 
Çünkü her aşkın bir ömrü vardır. Ve her aşk bitmeye koşulludur…

Meraklısına notlar:

• Mektubu aylar sonra burukluk içinde okudum. 
• S’yle “aşkımız” platonik değil, karşılıklıydı.  
• S’yi 44 senedir görmüyorum. 

***

Ortaokul 2 

Orta iki platonik ya da değil, aşksız geçti. O sene hiç hayırla anmadığım fakat kötü konuşmayı da kendime yakıştıramadığım bir Fen Bilgisi hocası beni çok uğraştırdı ve üzdü. Evinde özel ders veriyordu ve ben gitmiyordum. Çünkü ihtiyacım yoktu. Bu sebeple yazılı sınav kâğıdımda hakkımı yedi. 

Unutmam mümkün değil: Son yazılıda insan derisinin çizimini ve bazı sözel sorular sormuştu. Mükemmelen çizmiş ve cevaplamıştım. Tam cevapladığım bu sorulara zayıf not verdi. Bana hayatımdaki ilk büyük haksızlığı yaşatan kişidir.  
Beni vicdansızca sınıfta bıraktı. İlk, orta ve lise öğrenciliğimde, ilk ve son defa o sene ikmale kaldım.  
Şu anda hayatta ya da değil. O kişide hakkım var. 

İkmal sınavında yüksek notla geçtim. Çünkü sınav kağıtlarını tek kişi değil, bir öğretmen komisyonu okuyordu. Yaz aylarıydı, dükkânda çalışıyordum. Sınav sonucunu dükkânda merakla bekleyen rahmetli babama söylediğimdeki mutluluğu bugün gibi aklımda. O vicdansız hocaya karşı ikimiz de zafer kazanmıştık.

Benim için büyük önem taşıyan bu kötü anıdan sonra devam edelim. Sene içinde “aşk hayatımda” hareketsizlik vardı ama yaz tatilinde güzel gelişmeler oldu.  
O senenin yazında bizimkiler Fındık’ta bir ev kiraladılar, başımıza rahmetli anneannemi ve rahmetli dedemi koyarak, hafta sonları geldiler. 

Üç kardeş, keyfimiz yerindeydi. O yaz çok güzel bir haber aldık. Büyük ablam Selma, ADMMA İnşaat Fakültesi’ni kazanmıştı, (Sonradan, Gazi Üniversitesi.)  
Bir Cumartesi günü, yayla evinin önünde arabadan indiğinde sağ elini çok mutlu bir şekilde sallaması hafızamda çok net. Yanlış hatırlamıyorsam salladığı elinde sınav sonuç kağıtları vardı.  
Tabii ki  diğer ablam Süreyya ve ben çok mutlu olduk. (Ablam dediğime bakmayın, Süreyya’yla aramız 15 ay; ikiz gibi birlikte büyüdük.) 
Selma’nın üniversiteyi kazanması Süreyya’yı da beni de üniversite okumamız için teşvik etti. Bu öncü rolüne teşekkürler.

O yaz, Fındıkpınarı’nda mahallenin çocuklarıyla sürekli sokaklarda, bahçelerin içinde, çimlerin üzerinde koşturuyor, top oynuyor, meyve topluyor ve çok güzel günler geçiriyordum. Bazı oyunları kızlı erkekli oynuyorduk.   
Bu oyunlar bana bir aşk kazandırdı. G’yle tanıştım.  
Artık bu tanım pek kullanılmıyor; o zamanlarda Balkan göçmenlerine “muhacir” denirdi. G de muhacir bir ailenin güzel kızıydı. Uzun sarı saçlı, mavi gözlü. Aynı okulda okuduğumuzu öğrendik, benden bir sınıf küçüktü. Hiç şüphem yoktu ki benim ondan hoşlandığım kadar o da benden hoşlanıyordu. Hissediyordum.

Bir gün çarşıya inecekti. Beraber gidelim dedim, kabul etti. Günlerdir çok kararlıydım, G’ye açılacaktım. Dönüş yolunda alışveriş filesini elinden alarak ben taşıdım. Çok hoşuna gitti. Severdim böyle küçük jestler yapmayı. Hâlâ severim.

Dönüş yolunda, içimden sıkı bir “ya Allah” çekerek, “G, senden çok hoşlanıyorum ve seninle arkadaş olmak istiyorum” dedim.

Lafa bak! “Seninle arkadaş olmak istiyorum.” Yenilgiye baştan mahkûm bir hata. 
Cevap, taktik ve stratejik hatamın bana ödettiği acı bir bedel oldu: “Biz zaten arkadaşız.”

Hay Allah! Soruyu yanlış sormuştum. Ve şapa oturmuştum! 
Hiçbir cevap veremedim. Böyle bir cevaba hazırlıksızdım. Tıkandım. 
Halbuki cümlenin ilk bölümünü söyleyip ikinci kısmı söylemesem G’nin cevabı beklediğim gibi olacaktı. O da benden hoşlandığını söyleyecekti. Hiç şüphem yok. Bilirsiniz, insan böyle şeyleri hissediyor. 

Meğer neymiş küçük dostum Mehmet: Stratejide yapılan hata taktikle düzeltilemezmiş. 
Madem Kazanova’lığa soyundun dersini iyi çalışmalıydın.

Yazın kalan kısmı da çok güzel geçti. Biz yine tatlı tatlı bakıştık, sohbet ettik, birlikte oynadık ve fark etmeden "aşkımızı yaşadık.”  
Yeni sene okula döndük ve G’yle karşılaşınca, ikimiz de mahcup bir şekilde geçip gittik.  
Tuhaf şey, defalarca karşılaştık ama birbirimize selam bile vermedik. Nedenini bilemiyorum. Biraz asosyallik mi? 
Yok, haksızlık etmeyelim o yaştaki Mehmet ve G’ye. Çocukluk mahcubiyeti diyelim. 
Yaz aşkı bitivermişti…

Meraklısına notlar:

• Bu “aşk” platonik değil karşılıklıydı. 
• G’yi 43 senedir görmüyorum. 

***

Ortaokul 3

Orta üçe geldiğimde artık biraz daha büyümüş ve farkındalığım artmıştı. O sene komşu sınıftan P’yle şimdinin tabiriyle “çıktık.” P, benim gerçek anlamda ilk kız arkadaşımdı. Nasıl başladık bilmiyorum. Ortak bir kız arkadaşımız vardı. Üçümüzün de evi aynı güzergâhtaydı. Eve birlikte giderken doğal akış içinde başlayıverdi.

P, hoş bir kızdı. Dalgalı siyah saçlı, yeşil gözlüydü. Bütün bir sene ve yaz boyunca görüştük. O zaman kız aileleri çok sıkardı kızlarını. Şimdiki gençlere anlatsam katiyen inanmazlar.

Yazın bir defa evine ziyarete gittim; içeri giremedim, kapıdan konuştuk. Malûm yasaklardan. Onun bize gelmesi de yasaktı. Halbuki yapacağımız tek şey, gazoz içip müzik dinlemek ve sohbetti. 

(Bir küçük not: Çocukken Elvan gazozuna bayılırdım. Ne yazık ki artık üretilmiyor. Sade gazoza “beyaz”, portakallısına “sarı” derdik. Kırk küsur senedir Elvan beyazın aromasını başka hiçbir gazozda bulamadım.) 
(Bir küçük not daha: O zaman müzik dinlemekle eşdeğer olan “kaset dinlemek” tabirini de kullanırdık.)

Yaz bitti, lise başladı ve yine aynı eski hikâye.  
Bir çocukluk aşkı daha bitti…

Meraklısına notlar:

• Bu “aşk” platonik değil karşılıklıydı. 
• P’yi 42 senedir görmüyorum. 

***

Lise 1

Lise bir “aşk hayatım” açısından parçalı bulutlu geçti. Ortaokuldan itibaren oynadığım basketbol artık tutku hâline gelmişti. Neredeyse bayılana kadar maç yapıyorduk. Hatta bir gün eve gelip son nefesimde kapıya “İçeride hasta var zile basmayın” yazarak yatağa devrilmiştim. Amacım uyandırılmamaktı. Valide eve gelince yaşadığı paniği tahmin edersiniz.

Lisede arkadaş çevrem genişlemişti. Okul takımındaki kızlarla da basketbol oynuyorduk. Çok keyifli zamanlardı. Bütün lise hayatımı büyük mutlulukla anıyorum. Lise bitinceye kadar basketbol aşkım da devam etti.  
Bir yazımda konu ettiğim ve o yıllarımızın anılarında çok özel, çok müstesna bir yeri olan Dağ Tenis’e gitmeye de başlamıştık. Şimdi elbette ki onaylamıyorum ama 14-15 yaşımızda bira içiyorduk.

Yine lise birde okuldan kaçıp kahveye gitmeye, tespih çekmeye başladım, siyasi tartışmalara girdim, yumruk yumruğa fazlaca kavga etmeye başladım. Okumaya başlamıştım ve "diyalektik materyalizm" gibi büyük laflar ediyordum. 
Lise ikiden itibaren bunların tümünü terk ettim.  
(Bir farkla: Sosyalizme ilgim devam etti. Üniversite yıllarım da buna dâhildir. Üniversite mezuniyetimden sonraki 3-4 senede bugünkü ideolojik görüşüm tamamen kesinleşmiş ve artık oturmuştu.)

Bu yoğunluk ve zaman zaman haytalık içinde derslerim her zaman olduğu gibi ortalamanın üzerindeydi fakat hiçbir zaman da iftihar listesine girmemi sağlayacak kadar iyi olmadı. Zaten umurumda da değildi. Bir şeyler öğreniyordum, sınıfı da geçiyordum.  
E, daha ne olsun? 
Hayat dışarıdaydı, kaçırmamın ne gereği vardı?

O senenin kış aylarında yakın arkadaşım Adnan’la birlikte aynı sınıftan M ve N’yi bizim eve davet ettik. Kızlarla ilgili bazı planlar yapmıştık. M ve N gecikmeyle de olsa geldiler. Sohbet devam ederken ben Adnan’ı mutfağa çağırdım ve “Oğlum koca adam olduk lan, gazoz mazoz ikram etmeyelim. Buzdolabında rakı ve bira var” dedim.  
Aslında bizim evde asla alkollü içki bulunmazdı. Fakat o dönem Ankara’dan enteresan bir misafirimiz geliyordu, muhtemelen ondan kalmıştı.

Adnan, “Ne içelim” diye sorunca, ben, 14 yaşındaki kokteyl uzmanı havasıyla, “Birayla rakıyı karıştıralım daha sert olur lan, hem cesaretimiz de artar” dedim.  
Adnan, “Heye lan” dedi.

Ve de bu karıştırma haltını yedik. Tabii ki dördümüz de yarım yudum bile içemeden döktük güzelim kokteylleri!

Salonda oturuyorduk, bir ara ben N’yi oturma odasına çağırdım. Ama bakın nasıl bir şapşallık klişesiyle: “Gel sana pul koleksiyonumu göstereyim” dedim. İnanınız olsun böyle.  
O zamanlar ne sıradan ne vasat bir adammışım yahu! 
Aslında hakikaten de çok güzel bir pul koleksiyonum vardı. Ve bu bahaneyle N’yi odaya çağırmıştım. Sonrasında Allah Kerim’di.

Neyse, oturma odasına gittik.  
N, “Göstersene pullarını” dedi.  
“Boşver ya”
 dedim.  
“İyi” dedi.  
Bir müddet sessizce oturduktan sonra yine “ya Allah” çektim içimden ve “N seni öpebilir miyim” dedim.  
“Hayır” 
dedi.  
“Peki” dedim. 
Yine bir müddet sessiz oturduk. 
“İçeri gidelim mi” dedi.  
“Peki” dedim.

Salona girince Adnan’ın gözlerine baktım; belliydi, onda da bir numara yoktu. 
Yine hem taktik hem strateji hatası yapmıştım.  
Ben ne zaman doğru hamleyi yapacaktım, bu konu oldukça karanlıktı…

Meraklısına notlar:

• M ve N’yi 42 senedir görmüyorum.  
• Bir dahaki sefere, içimden “ya Allah” demek yerine daha etkili bir şey bulmaya karar verdim. 
• Bu dönem, platonik ve kısa süreli muhayyel aşklar senesiydi. 
• Taktik ve strateji hataları devam etti. Çözüm konusunda kafa patlatıldı.  
• Adnan’a, “Bir dahaki sefere öperiz lan” dedim. “Heye lan” dedi.  
• Adnan sınıfta kaldı.  
• Sene bitti.

***

Lise 2

Geldik lise ikiye. Basketbol tam gazdı. Sınıfımız 5 Fen C’ydi. Güzel sınıftı, güzel arkadaşlardı.

Hem bizim sınıftan hem diğer sınıflardan pek çok çocuğun hoşlandığı isminde bir kız vardı. Hoş, güzel, albenili bir kızdı. Neşeliydi, doğaldı, kafa dengiydi, uyumluydu, hiç arıza çıkarmaz, kapris yapmazdı. Bizimle basketbol da oynardı. 
Aslında o yaşımda benim için ideal bir kız arkadaştı ve ondan hoşlanıyordum. Fakat arkadaşlık dışında kendimi bu tür bir duygudan sürekli uzak tutuyordum.  
A, beğenilen bir kızdı. Fakat o güne kadar kendisine “teklif edenleri” hep reddetmişti. Bunlardan biri de sıra arkadaşımdı. 
(Bizim zamanımızda “çıkmak” yerine “teklif etmek” denirdi. Şimdi bakıyorum da ne hoş bir tabirmiş.)

Sıra arkadaşımın durumu elimi kolumu bağlıyordu. Gerçi o reddedilmişti, durumu ümitsizdi ama yine de “racon” icabı geri duruyordum. Hata ediyordum. 
Muhtemelen reddedilmekten de korkuyordum.

Bir cumartesi öğleden sonra Müftü Köprüsü’nün hemen yanındaki yolda çok uzun bir yürüyüş yapmıştık. Ortam çok uygundu. Onun yanında çok da rahattım. Konuşabilirdim. Yine de konuşmak istemedim. Kendimden kaçtım. 
Yine hata etmiştim. 
Anlaşılan akıllanmayacaktım ve hatalarımdan ders almaya da niyetim yoktu. İşin kötüsü, konuşmadan önce “ya Allah” çekmekten vazgeçme kararı almıştım ama yerine bir şey bulamamıştım.

A’ya olan duygusal ilgim ve zaafım lise bitinceye kadar devam etti. Bunu kendime de itiraf etmedim, A’ya da açılmadım. A bir oğlandan çok hoşlansa, âşık olsa bile gidip konuşacak bir kız değildi. Ona duygularımı anlatmamam bence ikimiz için de bir eksiklik oldu. 
O yıllarda, o çocuklar, Mehmet ve A keşke bu duyguları yaşasaydı.

Benden bir sınıf büyük T isminde çok hoş bir kız vardı. Neşeli, konuşkan, rahat tavırlı, hoş bir kızdı. Arkadaşlar arasında hep birlikte görüşür konuşurduk. T’ye hissettiğim duyguya “aşk” demek fazla iddialı olur. Fakat ondan son derece hoşlanıyordum.  
Fakat gel gör ki bir sınıf büyük diye bana bakmaz, beni küçük yaşta görür düşüncesiyle bir türlü bu duygumu kendisine açıklamadım. 
(Üniversite yıllarımda bu tutukluğumdan kurtuldum. Bir hatta iki sınıf büyük kızlara bile rahatça açıldım. Sonuç bazen olumlu bazen tam bir fiyaskoydu. Fakat olsun; şeytan da bacağı da kırılmıştı artık! Sonraki yıllarım için faydası büyük oldu.)

Ben kendi içimdeki bu saçmalıkla boğuşurken, lise ikinin yazında 5-6 arkadaş bizim evde toplanmıştık. T, o gün bana müthiş bir “pas“ verdi. Hem de “gollük pas.”  
Gelin görün ki ben fark edemedim. O gittikten sonra bizim oğlanlar bana verdi veriştirdi. Fırsat kaçmıştı. 
T, dönüp arkasına bakacak kız değildi. 
Derdime yandım.

Bu arada ve H ile de yakınlaşmamız oldu. O yaşlardaki her çocuk/genç gibi birbirimizden hoşlanıyorduk ama bunun ömrü bazen günler bazen de haftalarla sınırlı oluyordu. Bu şekilde sene sonuna kadar bir yakınlaşıp bir uzaklaştık.  
H ile lise bittikten sonra da Ankara’dan Mersin’e gelişlerimde görüştüm. Sonra zaman hükmünü sürdü ve yollar ayrıldı.

Lise ikide dünyama Z girdi ve lise üçte de orada kaldı. Son derece hoş, alımlı, edalı fakat benim gibi bazı sivri tarafları olan bir kızdı. Birlikte değildik ama aramızda kesin olan bir çekim vardı. Ayrıca “Bir küs, bir barışık” hâlindeydik. Birbirimizden çok hoşlanıyorduk ama “ilişkimizi” bir türlü rotaya sokamıyorduk. 

Bir hafta sonu arkadaş toplantısında onu yandaki odaya çağırdım. Neyse ki o sıralar kavga etmiyorduk, aramız iyiydi. Oradan buradan konuştuk ve taktik ve strateji konusunda kendisini geliştiren ben, hamlemi yapıverdim. 
Bu sefer soru yoktu. 
Uzanıp Z’yi yanağından öptüm. Kız, güzel bir gülümsemeyle karşılık verdi.  
Tamamdı. Tam zamanıydı. Artık filmlerde gördüğümüz o kutsal an yaşanabilir, dudağına masum bir öpücük kondurabilirdim. 
Yok. Olmadı. Yapamadım. 
Kız hazırdı, ortam dahil her şey dört dörtlüktü ve bizim haytalar arasında ilk öpüşen ben olacaktım. 
Onca düşündüğüm, kafamda canlandırdığım o an’ı kaçırdım. 
Kilitlendim kaldım. 
Mazeretim yoktu.

Lütfen yeter artık. Ben bu taktik maktik meselesini ne zaman öğreneceğim yahu…

Yine lise ikinin yazındayız. Evin boş olduğu bir gün Z’yle öpüşmek konusunda, aylar önceki başarısızlıktan sonra, kendimle olan rövanşı almak için, onu eve davet ettim. Biraz naz niyazla kabul etti.  
Kardeşim Süreyya’ya rica etmiştim, çok güzel çilek kremalı bir kek yapmıştı. Zaten Süreyya’nın evvel ezel elinin lezzeti çok iyidir.

Z geldi. Biraz sohbet, biraz ikram derken, “o an” yaklaşmaya başladı. 
Fakat o da ne, bir anahtar sesi ve eve biri girdi. Salondan uçarcasına fırladım. Süreyya’yı görmeyeyim mi? Hem şoka uğradım, hem çok sinirlendim. Çünkü Süreyya, misafirimin geleceğini, keki onun için istediğimi ve yalnız olmak istediğimi biliyordu. Artık her nereye gittiyse işi erken bitmiş eve gelmiş. Oysa bana akşama kadar dışarıda olacağının sözünü vermişti. 

Cinim tepeme çıktı. Bütün planlarımı mahvetmişti. Yatak odası tarafına geçmesini istedim. Aksilik etti ve mutfak ve oturma odasının olduğu bölüme gitmek istedi. Hem sözünü tutmamıştı hem de şimdi dik başlılık yapıyordu. 
Birden nevrim döndü. Artık iyice irileşen ve güçlenen vücut avantajımla onu yatak odalarına sürükledim ve üzerine de kapıyı kilitledim. 

Hemen salona Z’nin yanına gittim. O da evde birinin olmasından ve gürültü patırtıdan huzursuz olmuştu. Bütün havamız kaçmıştı. 
Yetmez gibi, Süreyya, kapıya vurup bağırarak apartmanı ayağa kaldırdı. Z baktı olmayacak, kalktı gitti. 
Ben de öfke ve hayal kırıklığı içinde gidip Süreyya’nın kapısının kilidini açtım. Bir süre bağrıştık durduk.

Bu olayın mağduru ben oldum. Olayın planlanması, gidişat, hazırlık eksiksizdi. Geçmişten ders almış ve bu defa hiç hata yapmamıştım.  
Ne diyeyim. Nasip değilmiş. Hayırlısı Allah’tan.

O zaman tabii ki bu yaşananları 41 sene sonra gülümseyerek hatırlayıp yazıya dökeceğimi tahmin bile edemezdim. 
Zaman, çok acımasız hızda akan bir nehir sanki…

Lise iki de lise bir gibi çok güzel geçti. Öğleden sonra basketboldan zaman bulursak sevgiyle bağlı olduğum Çamlıbel’e giderdik. Lise birde gittiğim kahvelere benzemeyen ve düzgün bir mekân olan “Dede” dediğimiz yaşlı bir amcanın kahvesinde tavla oynardık. Dört arkadaş da tavlaya bayılırdık.  
Oralet içerdik. Zevk alırdık. Matah bir şey sanırdık. 

Çoğu zaman da, şu anda Çamlıbel trafik ışıklarının olduğu köşedeki duvarın üzerine oturur, saatlerce sohbet ederdik. Gerçi daha evvelki senelerde cânım, güzelim Âşıklar Parkı’mız acımasızca yok edilmişti ama Çamlıbel yine de Çamlıbel’di.  
Sessiz, sakin ve sevimli bir semtti benim Çamlıbel’im.  
Ne bugünkü gibi kalabalıktı ne de tıkış tıkış iğrenç beton yığınları vardı.  
Yazıklar olsun Çamlıbel’in katledilmesine cevaz veren gelmiş geçmiş tüm belediye yönetimlerine! Onları affetmiyorum.

Biz yine Çamlıbel’deki sevgili duvarımıza dönelim.  
Duvarda oturma sebebimiz, hepimizin âşık olmasak da hayran olduğumuz E’nin geçişini görmekti. Ben, kendi payıma yürüyüşündeki zarafete bayılırdım. 
Yabani ve balta sapı ayarındaki basketbol grubundan hiçbirimiz gidip de E’yle konuşmaya cesaret edemedi. 
Yuh bizim kalıbımıza be!

Meraklısına notlar:  

• Benim için çok hercai bir yıldı. 
• A’yı 21 senedir görmüyorum. 
•C’yi 18 senedir görmüyorum. 
• H’yi 36 senedir görmüyorum. 
• T’yi 41 senedir görmüyorum. 
• Z’yle lise sonda da bir iyi bir kötü devam ettik. 
• Z’yi 18 senedir görmüyorum. 
• E’yi 41 senedir görmüyorum.

***

Lise 3

Okula bir sene erken başladığım için liseyi 16 yaşımda bitirdim. Fakat bana sorarsanız kendimi kocaman adam gibi görüyordum. Hem lise sona geçmiştim, öyle değil mi? Okulun en büyükleri de olmuştuk. İnsan daha ne ister?

Kendime güvenimin yerleştiği ve o yaş için kişiliğimin tam oturduğu dönem lise üç günlerimdir. Bu dönemde arada bir votka ilaveli meyve suyu ve bira içiyor, müzik eşliğinde şiir yazıyordum. Ne büyük zevkti benim için, hakikaten anlatılamaz. Maalesef o şiirleri kaybettim.

Nefis zamanlar, nefis günlerdi. Şiiri, zaten edebiyat derslerinden seviyordum. Mesela, aklımda kalan bir tanesi, zor bir şiir olan, Abdülhak Hamit’in Makber’idir. Tutmuş kendi zevkim için ezberlemiştim. İlginç. Allah akıl versin. (Hâlâ ezberimdedir.) 
Şimdiki aklım olsa o ağdalı Osmanlıca şiiri zevkle okur ama ezberlemeyi düşünmezdim.

Lise sonda aşk trafiğim hızlıydı. Bir yanda Z, öte yanda A. Bu arada, başka bir arkadaşım da A’ya aşkını ilan etmiş ve reddedilmişti. Yine geç kalmıştım.
A konusu benim 15-16 yaşımdaki duygu dünyamı yoruyordu. Halbuki arkadaşlarım reddedilmişti. Engel yoktu. Bu üst üste redler belki de benim içindi?  
Yeni bir “racon ve delikanlılık” mı devredeydi, reddedilmekten mi korkuyordum, yoksa ikisi birden mi? Bilemiyorum, hiçbir zaman da bilemeyeceğim. 
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: A, şu anki yaşıma kadar uzun süreli etkilendiğim ve konuşmadığım tek kadın.

Bu arada, hızlı olan "trafik" şöyle akıyordu. Bir ara lise ikiden R ile hafiften konuşmalarımız, flörtleşmelerimiz, bizden önce mezun olan L ile Doba’da buluşmalarımız, el ele tutuşmaya başlama denemeleri, bir asansörde, bir duvar arkasında utangaç, minik öpüşmeler… 
Z’mi? Sürpriz yoktu. Birbirimizi yemeye devam ediyorduk. 
O yaşta birbirimize karşı olan uzlaşmaz, inatçı ve iddiacı hâllerimiz şimdiki aklımla bakınca hakikaten de ilginç geliyor. 
L, “sevgili” olarak en yakınlaştığım arkadaşım oldu.

Az evvelki yakınlaşma sözümden farklı anlamlar çıkarılmamalıdır. O dönemler hakikaten çok masum günlerdi. Yakınlığın ileri aşamalara götürülmesini kızların istememesinin yanında, oğlanlar da böyle bir talepte bulunmazdı. 

Hakikaten farklı bir dönemin farklı ve güzel davranışları olan güzel çocukları, güzel gençleriydik. Ele ele tutuşmak ve belki de masumca bir öpücük dışında yakınlaşma yaşanmazdı. Ekstrem örnekler elbette vardı, bilirdik ama bizim o kızlarla da oğlanlarla da işimiz olmazdı.

Meraklısına notlar:

• Kendimi bulduğum bir yıldı. Kadın-erkek ilişkisine dair kafamın netleştiğini zannediyordum.  
• Bu konuda kimsenin kafasının netleşemeyeceğini henüz bilmiyordum. Eh, hayat öğretir. Ve acıtır. 
• Taktik ve strateji biraz gelişse de gidilecek daha çok yol vardı. Üniversitede Allah Kerim’di. 
• L’yi 32 yıldır görmüyorum.

***

Bitirirken

Bu yazıda anlattığım ve benim çocukluğumda yaşadığım duyguları istisnasız herkes yaşamıştır. Üç aşağı beş yukarı herkes bu tip harika duygu fırtınalarında savrulmuştur. Ve hiç tartışmasız bu durum her açıdan çok sağlıklıdır.

“Meraklısına notlar” bölümünde dikkatinizi çekmiştir. Birbirimize bu masum çocuk duygularımızla yakınlaştığımız arkadaşlarımla çok çok uzun senelerdir görüşmemişiz. Görüşmeler tesadüflere kalmış. Çünkü okuldan sonra teması kaybetmişiz. 
Ne büyük yazık. Ne büyük ziyan. 
Bana sorarsanız bu arkadaşlarımla görüşmeyi ve o çocukluk günlerimizi eğlenerek anmayı çok isterdim.  
Aslında bu görüşememe hâli bilinçli bir tercih değil elbette.  
Az önce söylemiştim ya, bizi o dönemin okul eğitim sisteminde sosyalleşmeyi özendirmek üzere yetiştirmiyorlardı. Ayrıca 70’li yılların kızlarının aile yapıları bu konularda oldukça kuralcıydı.

Önceki yazılarımdan birinde bir konuyu gündeme getirmiştim. On yıl, otuz yıl, elli yıl çok gençken insana çok uzun ve çok uzak geliyor.  
Elbette ki öyle değil. Hayat çok çabuk geçiyor. 
Kuşkusuz ki buna takılmadan, bunu katiyen dert etmeden, “iyi insan” olarak ve olabildiğince “iyi” yaşamak önemli.  
(Buradaki iyi yaşamak, maddiyatla ilgili bir tanım değil.)

İşte, şimdi bize çok uzak gelen anılar da hayatlarımızı tat katan küçük şekerlemeler gibi. Ruhumuzu, iç dünyamızı tatlandırıyorlar. 
“Anı biriktirmek” diye bir kavram var. Çok güzel. Fakat esas olan güzel anıları, hoşlukları zamanın dehlizlerinden çıkarıp onlardan mutlu olmayı becerebilmek.

Oldukça uzun olan bu yazının son satırlarına kadar gelebilme sabrı gösterdiyseniz eğer, güzel anılarınızı gün ışığına çıkarma ve  çevrenizle paylaşma başarısı da göstereceksiniz demektir.

 

 

 

 

 

 

 

  • Mehmet S. Nane

  • 4 Mayıs 2022

Sayfayı Paylaş

Yorumlar

Murat Fazıl Soyal 5 Mayıs 2022

Ne güzel ne içten bir yazı, hastanede yüzümde tatlı bir sırıtma ile okudum sonuna kadar. Hatta ara ara sesli güldüm. Büyümenin konaklama yerlerinde nice Aşklar ağırlandı.. Ama hepsi bizi biz yapmak içindi... Gerçek Aşka hazırladı.. Sevgiyle...

Mehmet S. Nane 5 Mayıs 2022

Canım kardeşim ne de güzel yazmışsın…

Düşüncelerinizi Bizimle Paylaşın

leaf-right
leaf-right