İstanbul'da bir öğleden sonrası…

 

Değerli okur dostlarım, 3 yıldır hem kişisel blogumda hem de değişik mecralarda makaleler yayımlıyorum. Geniş bir yelpazede ve bilgilerim dâhilinde bir şeyler karalamaya gayret ediyorum. 

Bu yazılarımda, sıkça değindiğim bir konu da tarihsel perspektif içinde kahramanlarımızı anlatmak ve anmak.   

Yazılarım vasıtasıyla mümkün olamayacağını bildiğim hâlde, onlara olan gönül borcumu ödemeye çalışıyorum. Toplumun, yaptıkları hizmetleri ve fedakârlıkları unutmamaları için kendi çapımda gayret ediyorum. Tanımayan gençlere onları tanıtmayı amaçlıyorum.   

Bu kahramanlarımızın en başında elbette ki eşsiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk geliyor. Ve tabii ki İstiklâl Harbi’ni yapan ve Cumhuriyetimizi kuran silah ve fikir arkadaşları…

Bu büyük tarihî kişiliklere ilaveten, asla unutulmaması ve unutturulmaması gereken hain kumpas davalarında vatanında esir edilen asker kahramanlarımızı da yazıyorum. 
O kahramanlar ki hukuk kullanılarak ve adalet katledilerek üç buçuk, dört sene zindanlarda yattılar, hayatlarının ve mesleklerinin en verimli, devlete ve millete en değerli hizmetleri verecekleri yaşlarda vatanlarında esir edildiler.  
Bırakalım ailelerinden ve üniformalarından koparılarak özgürlüklerinin ellerinden alınmasını, bazıları, bir canlının en temel ve en kutsal hakkı olan yaşamlarını bile bu uğurda kaybettiler. 
Özellikle hedef seçilen Türk Deniz Kuvvetleri tek kelimeyle darmadağın edildi. Hiçbir harp Türk donanmasına bu ölçüde zarar veremezdi. Sınıflarının ve dönemlerinin en başarılı, en zeki, analitik düşünme kapasitesi en iyi, en üst düzeyde bilgi ve donanıma sahip olan subayları, kurmayları ve amiralleri saf dışı bırakıldı. Görevdeki amirallerin yarısından fazlası ile amiralliğe yükselmeleri kesin olan kurmayların nerdeyse tamamı yerli işbirlikçiler eliyle donanmadan koparıldılar.

Albaylıktan ya da en iyi ihtimalle tuğamirallikten yukarı çıkabilme kapasitesine sahip olmayanlar, bunu hayal bile edemeyecekler yapılan “dizayn” işlemi ile yüksek mertebelere yükseltildi.

Tüm bu yaşananlara rağmen, vatanın bu kıymetli, yüksek bir ruh ve seciyeye sahip evlâtları, atıldıkları zindanı da vatan görevinin devamı olarak gördüler. Bir tek gün şikâyet etmediler. Vakarlarını ve dik duruşlarını katiyen kaybetmediler. 
Bu kişiler öyle adamdılar ki zindanlarını TCG Hasdal, TCG Silivri olarak adlandırdılar. 
Bu yüce gönüllü tavırlarıyla vefa ve kadir kıymet bilen Türk vatandaşlarının gönlünde sonsuza kadar yer ettiler.

*** 

Bir kaç defa yazdım, artık biliyorsunuz: Bu kahramanlarımıza bir birey olarak hissettiğim gönül borcumu ödememin bir yolu yok. Yapabileceğim tek şey, onları ve saygın anılarını onurlandırmak… Vefa ve saygı göstermek… 
Buysa, onların topluma verdikleri karşısında ne kadar da yetersiz…

***

Yıllardır derinden hissettiğim bu duygularla, dün öğleden sonra, yaşarken tanışma fırsatım olmayan bir büyük kahramanın evini ziyaret ettim.
Ve ne mutlu bana ki bu ziyareti iki kahramanla birlikte yaptım…

***

Dün, Amiral Cem Gürdeniz ve Amiral Kadir Sağdıç’la birlikte, 20. Türk Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’in eşi, pek muhterem Sevil Örnek Hanımefendi’yi evinde ziyaret ettik. 
Gürdeniz ve Sağdıç Amirallerim büyük vefalarının sonucu olarak, bireysel olarak ve eşleri hanımefendilerle birlikte bu ziyaretleri zaten yapıyorlar. 
Sevil Hanımefendi’nin vaki daveti üzerine, bu defa ziyareti birlikte yaptık.

Sevil Örnek Hanım, fevkalade kıymetli ve saygıdeğer bir hanımefendi.  
Harika ve doyumsuz bir sohbet eşliğinde bizi mahcup edecek derecede iyi ağırladı. Ağırlama kısmı konusunda birazdan küçük bazı ayrıntıları vereceğim. 
Muhakkak söylemeliyim ki kendileriyle tanışmaktan onur duydum.

Bu ziyaret, benim rahmetli Örnek Amiralime göstermem gereken bir vefa borcumdu.  
Devlet, millet ve vatan için bu kadar büyük ve eşsiz değerde hizmetler yapmış olan bu müstesna komutanın, daha da önemlisi iyi bir insanın anısına, kendi evinde ve eşi hanımefendi vasıtasıyla vefa, sevgi ve saygılarımı sunmak benim için bir görevdi. 

Fevkalade güzel ve içten sohbetimizde hiç şüphesiz Özden Örnek Amiralimi çok fazla andık. Sağdıç ve Gürdeniz Amirallerim komutanlarıyla ilgili hatıralarını anlattılar. Sevil Hanım çok değerli anılarını bizlerle paylaştı. 
Daha sonra Özden Amiralimin çalışma odasına giderek o güzel ortamda bir müddet zaman geçirdik, manevi anlamı büyük olan bu odada fotoğraflar çektirdik ve hepsinin de okunduğundan emin olduğum kitaplarına göz attık. 
Her yaptığımızla aziz hatırasına sevgi ve saygılarımızı gönderdik.

***

Sohbet o kadar güzeldi ki gitmek için kapıya yöneldiğimizde ayak üstü de bir müddet daha konuşmaya devam ettik ve Örnek Amiralimi anmaya devam ettik. Konuşmalarımız, Sevil Hanım’ın birkaç hatıra ve anekdotu aktarmasıyla oldukça duygusal bir hâl aldı. O kısacık sürede Hanımefendi’nin anlattığı ve bana çok tesir edenleri aktarmaya çalışacağım.

Sevil Hanım’ın şeker rahatsızlığı var. Özden Örnek Amiral, gün içinde sayısız defalar -ki 10 defadan fazlaymış- yukarıdaki çalışma odasından seslenirmiş: 
“Sevil, şekerin kaç?..”  
Bahsettiğimiz günün herhangi bir anında bir defa sorulan bir soru değil. En az 10 defa… Şu ilgiye, ihtimama bakar mısınız lütfen…

Özden Örnek Amiralim, gözleriyle de çok güzel konuşurmuş. Sevil Hanım, eşinin gözlerinin anlık bir hareketiyle sevgisini ve ilgisini nasıl hissettirdiğini o kadar güzel ifade etti ki…

Eşsiz insan Özden Örnek, zindandan çıkıp evine döndükten sonra, Sevil Hanım’ı salonda oturduğu koltukta yanında oturmak üzere davet etmiş. Ve artık her şeyin geride kaldığını, yaşanan olumsuzlukları konuşmanın hiçbir yararı olmadığını, Sevil Hanım’ın şekerinin yükselmemesi için bu hususu göz ardı etmemesini söylemiş. 
Bu gerçekçilik ve akılcılıkla yoğrulan bilgece yaklaşımı saygıyla dinledim…

Cem Amiralim ziyaretten önce Sevil Hanım’ın mutfakta harikalar yaratan bir kişi olduğunu, bunu bütün Deniz Kuvvetleri’nin bildiğini, bu hususta destansı bir ün yaptığını ve hazırladığı ikramları yememiz hususunda ısrarcı olacağını söylemişti. Biz de bunu düşünerek, çok doğru bir kararla öğle yemeği yemeden gittik.  
Hakikaten mükemmel tarzda hazırlanmış bir çay ikramıyla diyemeyeceğim, bir çay ziyafeti sofrasıyla karşılaştık.  
Güzel ve kaliteli şeyler yemeye özel itina gösteren ve bu konuda müşkülpesent sayılabilecek bir kişi olarak söylemeliyim ki Hanımefendi’nin elinin lezzeti mükemmel ve kusursuzdu. Bahriyede oluşan efsanenin ne kadar doğru olduğu belliydi. 
Gürdeniz Amiralim kendisini tutarak birer tabakla yetindi ama Sağdıç Amiralimle ben, birbirimizi de motive ederek ikişer tabak atıştırdık. (Ertesi gün az yemeye çalışarak durumu dengelemeye çalıştım ama kesinlikle değdi.) 

Bunları anlatarak bir yere geleceğim. Sevil Hanım, enstitü mezunu olmasına rağmen dikiş bölümünde eğitim gördüğü için, evlenmiş olduğu 18 yaşında mutfak imalâtı işlerinde henüz pek mahir değilmiş. Fakat Örnek Amiralim, hazırladığı her yiyeceğe övgüler yağdırarak ve eşini yüreklendirerek zevkle yermiş. Hatta Sevil Hanım kendi eliyle yaptığı bazı yemeklerde, mesela tuzu çok diye, kusur bulsa bile Özden Amiralim katiyen bir tek şikâyette bulunmazmış.  
İşte, eşine böyle düşkün, onun yaptıklarına böylesine saygılı ve itinayla yaklaşan bir eşten ve babadan bahsediyoruz.

Yine ayak üstü sohbetimizden Sevil Hanım’ın aktardığı ve aklımda kalan bir anekdot da Özden Örnek Amiralimizle oğlu Tolga arasında geçen bir diyalog. Tolga Örnek Toefl sınavında oldukça yüksek olan 700 puan almış. Sonucu öğrenince, salon kanepesinde mutadı üzre uzanarak kitapta okumakta olan babasının yanına gelerek, “Baba bu not senin sayende alındı” demiş.  Bir baba ve evlât için tesis edilebilecek muhteşem ilişki ve duygu beraberliğine çok güzel bir örnek. 
İşte böyle harika bir babanın, böyle değer bilen oğlu...
Ne mutlu onlara... Ne mutlu...

***

Ayrılma zamanı kapı önünde birbirimize sarılırken, Sevil Hanım’a bir emirleri olup olmadığını sordum. Hanımefendi, nezaketle mukabele ettikten sonra, söylediği şu sözler, az evvel işittiğim hatıraların etkisindeki duygu yoğunluğumla birleşti ve fark ettirmemeye çalışsam da sesimin titremesine, gözlerimin dolmasına sebep oldu: “Oğlunuzdan çok güzel günler göreceksiniz…” 
Çok aşikârdı… 
O iyi insanın eşi de kendisi gibi iyi bir insandı…

***

Bitirirken Türk Milleti’ne son bir not:

Aziz Türk Milleti!  
Sana bir defa daha aynı sözlerle sesleniyorum: Kahramanlarını unutma. Onları daima yaşat ve yücelt. Unutma ki devletler ve ülkeler kahramanlarının omuzları üzerinde yükselir. 
Senin kahraman evlâtların devlete vakfettikleri hayatlarını, verdikleri hizmetleri ve bıraktıkları eserleri hiçbir karşılık beklemeden yerine getirdiler.  
Zaten, bu fedakârlıklarının katiyetle maddi bir karşılığı olamaz. Onların böyle bir talepleri ise asla olmadı. Böyle maddi bir bedel saptanamaz! Bu hizmet ve fedakârlıklar da zaten maddi beklenti ile yapılmaz. 
Bu evlâtların, canları dâhil her şeylerini devlet için feda ettiler. 
Yaşadıkları hiçbir zorluktan dolayı sızlanmadılar. 
Unutma!

Aziz Türk Milleti! 
Bu dünyadan ayrılan ve Allah uzun ömürler versin şu an hayatta olan kahramanların senden hiçbir şey beklemiyor. Buna ihtiyaçları da yok! 
Sen kendiliğinden görevini yerine getirmeli, borcunu ödemelisin. 
Yapman gereken, bu kahramanların yaptığı hizmet ve fedakârlıkları unutmamak, unutturmamaktır. 
Sana düşen, vefa ve saygı görevini eksiksiz yerine getirmektir. 
İfa edeceğin bu görev, her biri de tarihin iftihar sayfalarına geçmiş bu kahramanlardan ziyade seni yüceltecektir.

 

 

 

 

  • Mehmet S. Nane

  • 21 Mayıs 2022

Sayfayı Paylaş

Yorumlar

Düşüncelerinizi Bizimle Paylaşın

leaf-right
leaf-right