Hitler’in savaş hataları üzerine bir inceleme

 

Tarihi ve tarih okumaları yapmayı tutku derecesinde seviyorum. Özellikle Türk İstiklâl Harbi ve II. Dünya Harbi tarihi çok ilgimi çekiyor. 
Tarih okumak beni iş hayatımın yoğunluğundan uzaklaştırarak müthiş dinlendiriyor. 

Savaşlar sırasında yapılanlar yapılmasa, yapılmayanlar yapılsa acaba ne olurdu?  
Bunları düşünmek ve farklı senaryolar hâlinde kafamda değerlendirmek bana büyük bir zevk veriyor. 

Olayları değişik seçeneklerle irdelemek beynimi yormak gibi görünse de aslında tam tersi etki yaratıyor. Bu düşünceler zihnimi mükemmelen boşaltan ve dinlendiren egzersizler oluyor.

II. Dünya Harbi’nde, istisnasız her ülkenin ordusu hatalar yaptı. Bugün sadece Almanya tarafından yapıldığını düşündüğüm bazı taktik ve stratejik hatalar üzerinde durmak istiyorum.

Birazdan kuvvetle muhtemel uzunca bir yazı okumaya başlayacaksınız. Tarihe merakınız varsa ilgiyle takip edeceğinizi tahmin ederim.  
Küçük bir öneri: Uzun bir yazıyı telefon ekranından okumak kolay olmayacaktır. Konu ve dönem size hitap ediyorsa belki de çıktı alarak okumayı tercih edebilirsiniz.

O dönemin ortamını hakkıyla yansıtabilmek amacıyla bazı kavram, kurum ve kelimeleri, Türkçe’sini de belirterek Alman harp literatürüne girdiği şekliyle vereceğim.

Konuya geçmeden önce bir hususu hatırlatmak isterim. Ben bir tarihçi ya da askerî stratejist değilim. Haddimi biliyor ve bu hususlarda bir iddia ortaya koymuyorum. Bu yazıda ele alacağım konuları naçiz bir tarih sever olarak kaleme alıyorum.

***

Siyasette şeytani deha kıvılcımları

Adolf Hitler, hiç şüphesiz ki dünya tarihinin gördüğü en eli kanlı, en gaddar ve hasta ruhlu diktatörlerden biridir. Alman, Yahudi, Slav ve Avrupa halklarını sürüklediği felaket herkesin malûmu.  
Bunun yanı sıra özellikle siyasi konularda zaman zaman şeytani bir deha sergilediği olaylar olduğu da inkâr edilemez bir gerçek. 

Siyasi olarak gerek Almanya içinde gerekse İngiltere ve Fransa’ya karşı almış olduğu siyasi riskler ve yaptığı blöfler, harbin başladığı 1 Eylül 1939’a kadar ona büyük siyasi kazançlar sağlamıştır.  
Bu kazanımlar bir müddet devam etmiş fakat 22 Haziran 1941 tarihinde Sovyetler Birliği’ne karşı başlattığı Barbarossa Harekâtı’yla tamamen tersine dönmeye başlamıştır.

***

Avrupa’da felaketin başlangıcı

Hitler, kendisi için büyük maceralarla geçen 1920’li yıllardan sonra nihayet 30 Ocak 1933’te Alman Şansölyesi (başbakan) olarak göreve gelmiştir. 
Bu görevlendirme, beş buçuk yıl dünyayı kan ve ateşe boğan gelişmelerin de başlangıcıdır.

Hitler’in başbakanlığa getirilmesi; Alman halkı, devleti, siyasi sistemi ve tüm Cumhuriyet kurumlarının el birliğiyle rol aldıkları akıl almaz bir basiretsizlik, aymazlık ve fiyaskodur. 

Hitler çoğunluğu sağlayamasa bile 1932 seçiminde %37 ile birinci parti olmuş ve bu sonuçla da iktidara gelmiştir. Bu seçimde sosyal demokrat parti ikinci, komünist partisi üçüncü olmuştur. 
Oysa bu seçimden bir önceki 1930 seçiminde sosyal demokrat parti birinci, Hitler’in partisi olan NSDAP (Nationalsozialistische Deutsch Arbeiterpartie / Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) %18 ile ikinci, komünistler üçüncü olmuştu. 
Eğer ki 1930-32 arası başta sosyal demokrat ve komünistler aymazlık ve şaşkınlık yapmayarak bir araya gelseler Hitler’in iktidar yolunu kesebilirlerdi. 
Sonuç olarak, Almanya’da cumhuriyet rejimi bütün bileşenleriyle birlikte, bir bütün olarak kendisini koruyamamıştır. 

Bu konjonktür ve çalkantılı ortamda Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, gönülsüzce de olsa seçimden birinci parti olarak çıkan ve daima “Bohemyalı onbaşı” diyerek aşağıladığı Hitler’e görevi vermiştir.

Bu noktada bir not olarak vermek isterim: Feldmareşal Erich Ludendorf, I. Dünya Harbi’nde Alman genelkurmayında Feldmareşal Hindenburg’la çok yakın mesai yapmış, savaştan sonra Cumhurbaşkanlığı seçiminde ona rakip olarak kaybetmiş bir kişidir.  
Ludendorf, bir müddet Hitler’le siyasi çalışma yaptıktan sonra onunla yolunu ayırmıştır. Hitler’in dünyanın başına ne büyük bir felaket açacağını ilk gören kişilerden biri olarak, Hindenburg’u yaptığı bu görevlendirmeden dolayı tarihin hiç affetmeyeceğini söylemiş ve haklı çıkmıştır.

Yaşı hayli ilerlemiş ve sağlığı da bozuk olan Hindenburg’un Ağustos 1934’teki beklenen ölümünden sonra Hitler devlet başkanlığını da üstlenmiş ve Führer olarak yerini tamamen sağlamlaştırmıştır.

Hitler, Almanya’daki tüm muhalefeti ve toplumu terörize ederek susturmasının ardından ilk iş olarak silahlanmayı görülmemiş biçimde artırmaya başlamıştır. Hem de 1919’da imzalanan Versay Antlaşması bunu sınırladığı hâlde. 
Bu yaptığı, I. Dünya Harbi’nin galipleri İngiltere ve Fransa’ya karşı ilk siyasi risk alma hamlesi olmuştur. Hitler, şeytani siyasi sezgisiyle Avrupa’nın o konjonktüründe kimsenin buna ses çıkaramayacağını görmüş ve de haklı çıkmıştır.

Hitler, Almanya’yı elbette ki savaşa hazırlık olarak silahlandırıyordu. Nitekim Mart 1936’da hesaplı ama büyük bir risk alarak ve biraz da blöf yaparak harekete geçti. Versay uyarınca silahsızlandırılmış olan Rhineland’e silahlı askerî birlikler yolladı. Aslında bu yaptığı özellikle Fransa açısından savaş sebebiydi.  
Fakat hem Fransa hem İngiltere biraz mızmızlandılar, birkaç kınama sözü söylediler ve bu oldubittiyi kabul ettiler. 
İşin çok ilginç kısmı, Hitler’in bu cesur hamleyi sadece birkaç tabur askerle yapmış olmasıydı.

***

Hitler’in muazzam kazançları başlıyor

Mart 1938’e gelindiğinde Hitler altyapısını bir süredir oluşturduğu yeni bir oldubitti yaratarak Avusturya’yı ilhak etti (Anschluss)
İngiltere ve Fransa, Avusturya’yı Alman Reich’ının (III. Reich / III. İmparatorluk) doğal parçası gördüklerinden olmalı, koca ülkenin “yutulmasını”, yutkunarak izlediler! 
Hitler bir defa daha risk almış ve bu defa koca bir ülke kazanmıştı.

***

Hitler, asla durmayacaktı ve durmadı da. Bunu anlamayanlarsa  “barışı koruduğunu” iddia eden ve devlet adamı kumaşına sahip olmayan İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain ile Fransa Başbakanı Edouard Daladier’ydi.

Avusturya’nın ilhakından sonra Hitler, bir müddettir gündemde tuttuğu bir konuyu Avrupa siyasetinin orta yerine bırakıverdi: Südetler. 
Çekoslovakya’nın Südetler bölgesindeki Alman azınlığa kötü davranıldığı bahanesini öne sürerek bu bölgeyi topraklarına katacağını ilan etti. 
Yapılan diplomatik görüşmeler sırasında İngiliz başbakanı iki defa Almanya’ya geldi. Ve bu “çabalar” sonunda meyvesini verdi. Eylül 1938’de İtalya’nın da katılımıyla bu dört ülke arasında Münih Zirvesi yapıldı, ardından Münih Antlaşması imzalandı ve Südetler Almanya’ya katıldı.

İşin Çekoslovakya için en hazin tarafı, bu ülkeye söz hakkı verilmemesi ve topraklarının tam bir emrivakiyle elinden alınmasıydı. 
Tuhaf olansa İngiliz ve Fransız başbakanlarının ülkelerine dönüşlerinde “barışı korudukları“ için kahraman gibi karşılanmalarıydı. 
Hitler, yine risk almış, konjonktürü ve rakiplerini iyi çözmüş ve yine toprak kazanmıştı.

***

Takvimler Mart 1939’u gösterdiğinde Hitler artık hiç kimseye haber verip de zirve toplamaya, formaliteden de olsa diplomatik yollara gerek görmedi.  
Çekoslovak Cumhurbaşkanı Emil Hacha’yı Berlin’e çağırdı ve ülkesinin işgal anlaşmasını imzalamazsa Prag’ı bombalayarak yerle bir edeceğini söyledi. Zavallı adamcağız anında kalp krizi geçirdi. İlk müdahale yapılıp kendine geldikten sonra da işgal anlaşmasını imzaya zorlandı. 
İngiltere ve Fransa’nın gıkı bile çıkamadı. 
Hitler, yine risk almış ve bir ülke daha kazanmıştı.

***

İnanılmaz bir iştir. Hitler, 1936, 1938 ve 1939 yıllarının Mart aylarında siyasi ortamı çok iyi analiz ederek riskler almış ve Rhineland’a asker çıkardıktan sonra da koskoca iki ülkeyi Alman topraklarına katmıştı. 
Tesadüf mü acaba? Üç farklı yıl, üç Mart ayı.

***

Hitler’in hırsı sınır tanımıyor

Hitler’in, bana göre birinci büyük hatası tek el silah atmadan elde ettiği bu büyük kazanımlarla yetinmemiş olmasıdır.  
Fakat o, Almanların Führeri’ydi ve ne olursa olsun Avrupa’yı fethetmek ihtirasından vazgeçemezdi. Kişiliği, ihtirasları ve ruh yapısı buna müsait değildi.

Ayrıca Avrupa’nın fethinden çok daha fazla istediği bir şey daha vardı. Sovyetler Birliği’ni ve komünizmi yıkmak. İlave olarak Slavlardan nefret ediyordu. Onun için bu halk “untermensch” (alt ırk) idi. Marazi bir şekilde Slavlardan ve komünizmden tiksiniyordu.

Bir de elbette ki anmamız gereken “lebensraum” kavramı var. Yaşam alanı olarak adlandırabileceğimiz bu kavram uyarınca, Doğu Avrupa’da yaşayan Alman azınlıklarının fethedilen topraklara koloni mantığıyla yerleştirilme politikası güdülüyordu.

***

İşte Hitler, bu ırk inancı, siyasi ihtiras ve düşüncelerinden dolayı önünde sonunda Sovyetler Birliği’ne (esasında Rusya) saldıracaktı. Bunun ilk adımı da Polonya’nın işgaliydi.   
1 Eylül 1939 tarihinde Alman orduları Polonya sınırlarını geçerek II. Dünya Harbi’nin başlattı. 

Hitler, diğer olaylarda yaşandığı gibi İngiltere ve Fransa’nın yine sessiz kalacağını düşünüyordu. Kısa süre sonra ne kadar yanıldığını anlayacaktı.  
3 Eylül’de bu iki ülke birden Almanya’ya savaş ilan etti.  
Bu savaş ilanları Hitler için tam bir sürpriz ve şok oldu. Böyle bir tepki hiç beklemiyordu. 
Bir defa daha risk almış fakat bu defa fena yanılmıştı.

***

Almanya ezici gücüyle Polonya’yı çok az kayıp vererek ve sadece haftalar içinde darmadağın ederek yendi. Fakat cin şişeden artık çıkmıştı ve Almanya için işler bir müddet iyi gittikten sonra felakete adım adım gidilecekti.

Bir hususu daha belirtmek gerekir. Almanya Hitler’in 1933’de iktidara gelmesinin ardından eskisiyle kıyaslanamayacak oranda hızlı ve teknolojik olarak silahlanmıştı. Bu yapılırken Versay’n maddeleri ihlal edilmiş ve kimse de ses çıkarmamıştı. 
Hitler’in dizginlenemez hırsı Alman sanayisi ve mühendislik başarısıyla birleşince ortaya muazzam sonuçlar çıkmıştı. Fakat yine de bu silahlar pek çok cephede savaşacak Almanlar için yetersizdi. 
Hitler biraz daha sabırlı davransa ve özellikle savaş uçağı ve gemilerini biraz daha artırsa sonuç farklı olabilirdi.

***

Harp teorilerini alt üst eden bir gelişme: Blitzkrieg

1940’ın baharına gelindiğinde Almanya batı Avrupa’nın fethine başladı. Ve ilk defa uygulanan “blitzkrieg” (yıldırım harbi) fırtına gibi esmeye başladı.

Alman genelkurmayının bütün engellemelerine rağmen, 1920’lerden itibaren tankın önemini kavrayan bir kurmay subay vardı: Heinz Guderian. 
Guderian, Hitler’in de tankın önemini kavraması ve verdiği destekle zaman içinde tank birliğini tümen ve kolordu seviyesine çıkarmayı başardı. 
İşte bu başarılı kurmay, II. Dünya Harbi başladığında general rütbesiyle panzer (tank) kolordusunun komutanı yapıldı. Guderian panzerleriyle harp tarihini değiştirdi ve harp meydanlarını yıldırım süratiyle ezip geçti.

Danimarka’nın neredeyse en ufak direnme göstermeden alınmasından sonra, Hollanda ve Belçika da zorlanmadan işgal edildi ve Alman ordusu sadece ve sadece haftalar içinde Fransa sınırına dayandı. 
Guderian’ın panzer birlikleri Fransızların hiç beklemedikleri şekilde Belçika üzerinden taarruza geçti. Almanlar, Fransızların pek övündükleri ve güvendikleri Maginot Hattı’nın yanından dolanarak Fransa içlerine ilerleyerek ve düşmanlarını çevreleyerek şaşkınlığa uğrattı.

*** 

Dünya tarihinin akışını değiştiren inanılmaz hata

Alman ordusunun bu müthiş başarılı muharebelerinden sonra, zırhlı birlikler İngiliz ve Fransız askerlerinin yine arkasından dolaşarak Manş kıyılarına ulaştı. Bu hamleyle müttefik ordusuna mensup yaklaşık 400.000 askeri Flander ile Dunkerque arasında sıkıştırdılar. Bu askerlerin yaklaşık dörtte üçü İngiliz’di.  
Dunkeurque, Alman ordusunun önünde duruyordu. Denize düşmanlarından çok daha yakındılar. Basit bir ileri hareketle deniz yolunu yani İngiliz ve Fransızların kaçış yolunu kapatabilecek konumdaydılar.

Almanların eline belki de hayal bile edemeyecekleri bir fırsat geçmişti. Fransız ve İngiliz ordularını tamamen yok etme imkânı ellerinin altındaydı. Fransa zaten yenilmişti. Bu fırsatla İngiltere de savaş dışına itilecekti. 
Fakat harp tarihin bugüne kadar kaydettiği belki de en büyük hatalardan biri yapılarak Alman ordusuna “dur” emri verildi. Emir Hitler’den gelmişti. Hiç kimse bu emre inanamadı ve anlam veremedi. Çünkü basit bir ileri harekâtla aynı anda iki ülke saf dışı edilecekti.

Sonuçta tarihin gördüğü en başarılı ve en büyük denizden tahliye operasyonuyla 338.000 asker İngiltere’ye ulaştı. Bunların 114.000’i Fransız’dı. 
Bu yapılanın telafisi asla mümkün olmadı. 
Ve bence Almanya o muharebeyi değil ama II. Dünya Harbi’ni orada kaybetti.

Bugün hâlâ Hitler’in o “dur” emrini neden verdiği konusunda tarihçilerin farklı görüşleri var. Heinz Guderian anılarını kaleme aldığı kitabında benim de mantıklı bulduğum ve de bir veri de içeren tahminde bulunuyor.  
Buna göre, Hava Kuvvetleri Başkomutanı Reichsmarschall Hermann Goring, Hitler’e Luftwaffe’nin yapacağı etkili taarruzlarla bu tahliyeyi önleyeceği konusunda teminat veriyor. Hatta Guderian’a günlük emirlerde bu konunun “Luftwaffe’ye bırakılacağı” bildiriliyor. 
Anlaşılan, verilen garantiye güvenen Hitler kara ordusunu yıpratmadan uçaklarla bu işi hâlletmeyi düşünüyor. Göring’in sözünü yerine getirmediği anlaşıldığında ise iş işten geçmiş ve tahliye başarıya ulaşmış oluyor.

Hitler’in karargâhında görev yapan Feldmareşal Wilhelm Keitel ve General Alfred Jodl, Hitler’in “dur” emrini neden verdiği hususunda açıklamada bulunmuşlardır. Buna göre Hitler, tankların Flandre bataklıklarında faaliyet gösteremeyeceğini düşündüğünden ve yıpranmalarını istemediğinden ilerlemeyi durdurmuş. 
Bu gerekçeyi duyan aklı başında cephe generallerinin alay ettikleri de kaydedilmektedir.

Bir görüşe göre de İngiltere ile kısa sürede barış imzalamayı düşünen Hitler’in adeta bir katliam anlamına gelecek olan bu operasyonu yapmadığı ileri sürülüyor. Hakikaten de İngilizler teslim olmayı reddetse bu bir savaş değil tam bir kıyım ve katliam olacaktı. 
Bu konuda bir kanıt yoktur. Hitler böyle bir şey düşündüyse bile bu konuda kimseye bir şey söylememiştir.

Esasında Hitler İngiltere ile asla ama asla savaşmak istemiyordu. Slavlara duyduğu nefreti batı Avrupalılara ve Anglosaksonlara karşı katiyen hissetmiyordu. Onun istediği, batıda avantajlı bir barış yapmak, elde ettiği ülkeleri ve toprakları muhafaza ettikten sonra istikametini doğuya çevirmekti. 
Barış yapmak istediği İngiltere’nin askerlerini neredeyse savunmasız durumdayken katletmenin barışın önünde psikolojik bir engel olacağını düşünmüş de olabilir.

Tüm bunlar bir tarafa, Hitler’in hesap etmediği bir faktör vardı: Winston Churchill. 
Bu ihtiraslı politikacı Almanya ile katiyen barış anlaşması yapmak niyetinde değildi. 
Hitler’in önceki olaylarda çok işine yaramış olan şeytani siyasi zekâsının bu konuda onu yarı yolda bıraktığını düşünüyorum. Churchill’i hakkıyla değerlendirememişti. 
Birazdan yazacağım. Kanaatimce Hitler savaş boyunca İngilizler konusunda sıkça yanlış muhakemelerde bulundu.

İşin ilginci, İngiliz askerlerini esir almayan ya da imha etmeyen Hitler’in bu olaydan sonra İngiltere ile barış arayışı olduğuna dair bir bilgiye de hiç rastlamadım.  
Çok önemli olan bir husus daha var: İngiltere zaman içinde savaş gücünü Dunkerque’den kurtulan birlikler üzerine bina edecekti.

Sonuç olarak bu konudaki kanaatim şudur: Madem ki İngiliz askerleri etkisizleştirilmedi, bu birliklerin tekrar Almanlara karşı savaşmaması için derhal bir barış yapılması gerekirdi. Fakat “momentum” kaçırılmıştı. 
Çünkü barış yapabilmek için en doğru yöntem İngiliz askerlerinin teslim alınmasıydı. Eğer böyle yapılabilseydi askerî gücü büyük ölçüde tırpanlanan Churchill barışa zorlanabilirdi. Churchill barışa yanaşmasa bile, İngiltere esir düşen askerleri sebebiyle gücünü kaybedeceği için uzun süre Almanya’nın başını ağrıtamayacaktı. Yani her türlü durumda Almanya büyük üstünlük elde edecekti.

Hitler’in tarihin akışını değiştiren malûm kararı yukarıda tartıştığımız askerî ve siyasi mülahazalarla alınmış olabileceği gibi, farklı bazı düşünceleri de söz konusu olabilir. Çünkü Hitler gibi karmaşık ve çözülmesi imkânsız kişiliğe sahip bir adamın davranış gerekçeleri, rasyonel ve normal düşünce sınırlarını aşar.

***

Batı Avrupa’nın hem de Fransa da dâhil olmak üzere birkaç ayda işgal edilmesi Hitler’e daima mesafeli yaklaşan generallerin bile bakış açılarını değiştirmelerine yol açtı. 
Bundan böyle hiçbir general hatta feldmareşal Führer’lerinin kararlarını sorgulamaya cesaret edemeyecekti.

Führer’lerinin kararını sorgulama hakları olmayan ordu üst kademesi, Dankerque fiyaskosunu kendi aralarında veya Hitler nezdinde irdeleyip tartıştılar mı doğrusu çok merak ediyorum.

***

İngiltere’nin işgal edilmesi planı

İngiltere ile barış görüşmeleri yapılmadığı gibi, 10 Temmuz 1940 tarihinde tarihe Britanya Hava Savaşı olarak geçen ve üç buçuk ay süren hava muharebeleri başladı. 
Bu hava savaşının nedeni “Sea Löwe” (Deniz Aslanı) operasyonu olarak adlandırılan İngiltere’nin işgaline zemin oluşturmaktı. Alman ordusunun amfibi çıkarma yapabilmesi için İngiliz hava kuvvetlerinin yok edilmesi amaçlanıyordu. 
İngiliz hava kuvvetlerinin (RAF) yok edileceği konusunda tembel, kof ve yalancı Göring Hitler’e söz vermişti. Bu gösteriş budalası vodvil soytarısı kılıklı adam tüm savaş boyunca böyle yalanlar söyleyip duracaktı.

Sonuçta hava savaşı kazanılamadı. Zaten İngiltere’nin donanma gücü Almanlardan üstündü. Hava savaşından sonra İngiltere’nin denizden sonra havada da Almanlardan güçlü ve donanımlı olduğu tescil edilmiş oldu.  
Bu başarısızlık üzerine 1940 yılının sonbaharında planlanan İngiltere’nin işgali gerçekleşemedi. Burada Hitler’in orduyu tam donatmadan özellikle hava kuvvetlerini ve donanmayı büyütmeden savaşa girmesinin bedeli ödendi.

1940’ın sonlarında, 1941 yılının ilkbaharında icra edilmek üzere bu plan tekrar gündeme gelse de bir defa daha iptal edildi. 
Böylelikle Hitler, tam hazırlık yapmadan savaşı başlatmanın cezasını çekmeye başladı.

Bir not olarak kaydetmekte yarar var: Esasında Hitler’in İngiltere’nin işgal edilmesine yönelik çok hevesli olmadığını gösteren kanıtlar vardır. Polonya ve Fransa seferleri için generalleri zorlayan ve sıkıştıran tavrı, söz konusu İngiltere olduğunda tamamen isteksizlik ve kayıtsızlığa dönüşmüştür. Ayrıca ortada İngiltere’yle barış yapılması konusunda söylentiler dolaşmasına rağmen bununla ilgili bir sonuç çıkmamıştır.

Hitler, imkânsızlık, yetersizlik ve kişisel isteksizliğinden dolayı çok büyük bir sorun olan İngiltere meselesini çözemeden gözünü doğuya çevirdi ve sonun başlangıcına doğru yol aldı.

***

Doğu cephesi açılıyor

Alman diktatör, takıntılı olduğu Rusya seferine çıkmayı kafasına koymuştu. Bu konuda siyasi ve askerî bir zorunluluk olmamasına ve batı cephesinde İngiltere ile işler çözülmemesine rağmen Hitler kendisinde fikri sabit olan bu operasyonu başlattı. 
Almanların I. Dünya Harbi’nde mahvolmalarına yol açan ve generallerin en büyük korkuları olan iki cephede birden savaş kâbusu bir defa daha kapıdaydı.

İşin Almanlar açısından belki de en tehlikeli kısmı ise başta Hitler olmak üzere bazı generallerin Rusları çok hafife almalarıydı. Hatta yüksek komuta heyetinin başında bulunan General Franz Halder, savaşın 8-10 haftada kazanılacağını söylüyordu.  
Sırf bu nedenle askerlere kışlık giyecek bile hazırlanmamıştı. Rusya kışı bu ihmali Almanlara çok büyük bir bedelle ödetecekti.

Oysa ki Moskova’da askerî ataşe olan ve fevkalade seviyede işinin ehli olan General Ernst Köstring, Rusların gücünü hafife alınmamaları gerektiğini Hitler’e anlatmıştı. Diktatör bu ilk elden ve gerçek bilgilere inanmayı reddetti. 
Başkomutan Feldmareşal Walther von Brauchitsch ve Feldmareşal Gerd von Runstedt’in harekâta karşı olmaları da sonucu değiştirmedi. Bu yüksek komutanlar Rusya’nın zorlu doğa şartlarından kaynaklanacak güçlükleri ve ikmalde yaşanacak zorlukları Hitler’e nafile yere anlatmaya çalıştılar.  
Ayrıca General Guderian Rusların 17.000 tankı olduğunu tahmin etmesine rağmen abarttığı düşünülmesin diye Hitler’e 10.000 tankları olduğunu söylemişti. Ve tabii ki Hitler buna da inanmamıştı. Guderian’ın haklı olduğu harekât sırasında ortaya çıkmıştı.

Almanya ve Sovyetler arasında saldırmazlık antlaşması yapılmış olmasına rağmen Hitler, 22 Haziran 1941’de Barbarossa Harekâtı’nın başlamasını emretti. 
Baştan söyleyeyim ki bence bu harekât için seçilen tarih yanlıştı. Aslında Alman genelkurmayı operasyonu geç ilkbaharda başlatacaktı. Henüz bilinmiyordu ama bu çok doğru bir karardı. Bu tarihin gecikerek 22 Haziran’a uzamasının bazı nedenleri vardı. 

Birincisi, Hitler’in İngiltere korkusuydu. Alman orduları Rusya içinde ilerlerken İngilizlerin Yunanistan’ı işgal ederek kendilerine güneyden saldırmalarından endişe ediyordu. Bunu gidermek için Yunanistan’ın işgal harekâtına girişti. Alman birlikleri Dedeağaç, Selânik ve Mora’ya kadar ilerlediler. 
Tam da o günlerde Hitler’i çıldırtan bir gelişme oldu. Mihver yanlısı Yugoslav hükümeti müttefik devletler yanlısı bir darbeyle General Dusan Simoviç tarafından devrildi. Bunun üzerine Hitler Yugoslavya üzerine şiddetle taarruzu emretti. Bu durum da Alman genelkurmayının Rus seferiyle ilgili bütün planlamalarını alt üst etti. Bu harekâtın bir diğer anlamı da özellikle zırhlı birliklerin ve panzerlerin doğu cephesine ulaşmalarının gecikmesiydi. 
Ayrıca muhakkak kaydedilmelidir ki 1941’in bahar ayları inanılmaz yağışlı geçti. Yağışlar Mayıs sonu, Haziran başına kadar devam etti. Bu meteorolojik durum harekât için çok elverişsiz bir ortam yarattı. Buna rağmen Barbarossa yine de en geç Haziran başında başlayabilirdi. Her halükârda en az çok değerli 3 hafta kaybedildi. 
Ve nihayet Hitler, işe yaramaz ve ayak bağı müttefiki İtalya’nın Balkanlardaki “pisliğini temizlemek için” de zaman ve enerji kaybetti.

İleri aşamalarda görüldü ki Alman ordusu bu savaşta en çok soğuktan çekti. Fakat bir o kadar da sonbahar ve ilkbaharda yağan yağmurlardan sonra oluşan çamur da orduyu müthiş mağdur etti. Tüm motorlu araçlar ve zırhlı birlikler çamura saplanıp kaldılar.

Alman askerleri Sovyet topraklarına yine Guderian’ın emrindeki panzer birlikleriyle fırtına gibi daldılar. Fakat üç ay sonra önce yağmur, ardından çamur ve Kasım ayından itibaren de inanılmaz dondurucu soğuk ve karla karşı karşıya kaldılar. Taarruzun gücü giderek kırıldı. Cephelerde yaşanan bazı sorunlar komuta uyumsuzluklarıyla birleşince Almanların ileri harekâtının etkisi çok zayıfladı. Rus toprağı derinine çektiği Alman ordusunu öğütmeye başlamıştı. 
Almanlar bir daha asla ilk taarruz kadar etkili ve güçlü olamadılar. 

İlk şoku atlatan Ruslar 1942’den itibaren etkili olmaya başladılar. Alman ordusu hem bitmez tükenmez insan gücü ve malzemeyle sürekli takviye edilen Sovyet askeriyle savaştı hem doğayla.

(Bir not olarak kaydetmeliyim: Harbin başından itibaren özellikle Einsatzgruppen isimli SS katil sürüleri tarifsiz vahşetler uygulayarak cinayetler ve utanılacak insanlık suçları işlediler.)

Batı cephesindeki hızlı başarıların ardından generallerin bile strateji dehasına inandıkları “Bohemyalı onbaşı”, artık tek bir doğru karar veremez olmuştu. Kayıpların artması ve geri çekilmelerin başlaması tüm düşünce ve muhakeme yapısını bozuyordu.

Alman ordusu Moskova ve Leningrad kapısına dayandı fakat şehirleri ele geçiremediler.   
Yetmez gibi, Hitler stratejik açıdan fazla önemi olmayan Stalingrad’ı sırf isminden dolayı kafasına taktı ve alınmasını emretti. Bu da inanılmaz büyük bir hata ve yeni bir felaketin başlangıcıydı. Oysa ki Volga nehrinin ya da Stalingrad endüstrisinin askerî strateji ve gereklilik açısından hiç de aciliyeti yoktu.

Stalingrad’da inanılmaz kanlı boğuşmalar yaşandı. İklime alışık olmayan sayısız Alman askeri donarak öldü. Göring’in söz verdiği hava koridoru kurularak ikmal de yapılamadığı için Alman askerleri büyük açlık yaşadı ve kışlık giyecek eksikliği çekti. 
Almanlar açısından Stalingrad tam bir felaketle sonuçlandı.

Stalingrad’daki sıradan Alman askerinin bence en büyük şanssızlığı 6. Ordu Komutanı General Friedrich Paulus’tu. 
Ruslar Stalingrad’daki Alman 6. Ordusunu adım adım çembere aldı. Bunun her aşaması ordu karargâhı tarafından tespit edildi. Paulus Hitler’den defalarca geri çekilmek için izin istedi ama bu izin verilmedi.  
Paulus da sorumluluğuna emanet edilmiş asker için ölüm kalım anlamına gelen bu şartlarda askerliğin gerekeni yaparak geri çekilmedi. Her seferinde Hitler’in hatalı kararına, hesapsızlığına ve kaprisine boyun eğdi. Oysa bir yarma harekâtıyla ordusunu kurtarabilirdi.

Son görüşmelerinde Hitler Paulus’u feldmareşalliğe terfi ettirdi ve şu mesajı yolladı: “Bugüne kadar hiç bir Alman mareşali esir düşmemiştir.”  
Mesaj gayet açıktı. Askeri boşu boşuna ölüme mahkûm eden Hitler, Paulus’a “Seni intihar edesin diye mareşalliğe terfi ettirdim” diyordu. 

Sonuçta Feldmareşal Paulus intihar etmedi ve 600.000 askeriyle teslim oldu. Tarih 2 Şubat 1943'tü. On yılı aşkın bir süre esir kaldıktan sonra bu askerlerin sadece %10’u evlerine dönebildi. 

İşin trajikomik tarafı, bu teslim haberini duyan Hitler’in verdiği feldmareşallik terfisine pişman olduğunu söylemesiydi.

 

***

Hem zamanlama hem hedef hatası ve olumsuz iklim şartları

Almanlar az evvel de söylediğim gibi Balkan harekâtından dolayı Rusya seferine geç kalmışlardı. Harekâta çok değerli haftalar kaybedilerek ve telafisi çok zor bir gecikmeyle başlanmıştı. Saniye gecikmeksizin yapılması gereken, yağmur ve kara kış bastırmadan siyasi ve askerî hedeflere ulaşmak olmalıydı. 

Alman ordusundaki stratejik zekâları ve operatif yetenekleri üst düzeyde olan Feldmareşal Erich von Manstein ve General Heinz Guderian gibi aklı başında cephe komutanları birinci siyasi hedef olarak derhal Moskova’nın alınmasını istiyordu.  
Gecikmeye rağmen şayet doğrudan Moskova’ya yürünseydi bu hedefin gerçekleşeceği kesindi.  
Moskova’nın öncelikli olarak alınmasını savunanlar bunun hem Ruslar hem de dünya üzerinde muazzam bir psikolojik ve siyasi etkisi olacağını, Rusların direnç ve maneviyatlarının kırılacağını söylüyorlar; ayrıca Moskova'nın fevkalade önemli bir endüstri merkezi, kara ve demir yollarının bağlantı noktası olduğunun altını çiziyorlardı. 
Onlara göre, Moskova alındıktan sonra diğer stratejik hedeflere çok daha rahat ulaşılabilecekti.

Buna karşılık Hitler, Ukrayna’nın ve Kiev’in öncelikle alınmasını, Ukrayna’nın tahıl deposu olarak Almanya’yı besleyeceğini ileri sürüyordu. Stalingrad’ın ise yüksek stratejik değeri olduğunu iddia ediyordu.  
Ve elbette ki dar ve kıt yüksek askerî strateji görüşü olduğu için yanılıyordu. 
Yüksek komutada Hitler’in “evet efendimcisi” olarak bulunan Feldmareşal Wilhelm Keitel de Führerini her zamanki gibi kayıtsız şartsız destekliyordu.

Sonuç olarak, Moskova da, Stalingrad da, Leningrad da alınamadı. Ukrayna’nın başta Kiev olmak üzere Harkov, Odessa gibi önemli şehirleri, Kırım’ın Sivastopol’u alındı ama elde tutulamadı. 
(Aslında Leningrad işgal edilebilirdi. Almanların öncü zırhlı birlikleri şehre doğru ilerlemelerinin son aşamasındaydılar. Şehri hem de fazla zorlanmadan alabilecek durumdaydılar. Fakat aynı Dunkerque’de olduğu gibi Hitler orduya yine “dur” emri verdi. Yetmez gibi, büyük panzer birlikleri Moskova'nın fethi için cepheden çekilerek o bölgeye sevk edildi. Orduyu neden mi durdurdu? Bu da bir başka Hitler muamması.)

Tarihin ve olayların akışı, stratejik zekâya ve jeopolitik kavrayışa sahip cephe generallerini haklı çıkardı.

***

“Geri çekilmek” sözleri Hitler’e sinir krizleri geçirtiyor

Hitler’in doğu cephesinde yaptığı hatalar saymakla bitmez. Tarihten ve Napolyon’un başına gelenlerden ders almadığı çok belliydi. “General kış” Alman ordusunu tüketiyordu. Soğuk ısırıkları, donmaktan kaynaklı uzuv kayıpları, donarak ölümler inanılmaz orandaydı. Asker açtı ve üşüyordu. 
Alman Führeri ise bunlarla hiç ilgilenmiyordu. Tek derdi vardı: Geri çekilmek yok!

Geri çekilmeyle ilgili her talep çok sert karşılık görüyor ve reddediliyordu. Geri çekilme dışında, Hitler yarma harekâtlarına da izin vermiyordu. Bu nedenle pek çok birlik Rus kuşatmasını yarıp çıkamadığı için esir düştü ya da imha edildi. 
Bunun en tipik örneği de Stalingrad’da geri çekilmesine veya yarma harekâtı yapmasına izin verilmeyen 6. Ordu’nun 600.000 askeri ile esir düşmesiydi. Oysa bu ordunun çok büyük bir bölümü kurtarılabilirdi. 
İş o noktaya gelmişti ki “geri çekilme” kelimelerini işitmek bile Hitler’i histeri krizine sokuyordu. 
Bu süreçte Hitler’le anlaşmazlığa düşen pek çok general azledildi.

Feldmareşal von Runstedt, Alman ordusunun en kıdemli ve en saygın komutanlarının başında geliyordu. Savaş bittikten sonra, sorulan bir soru üzerine, şayet Hitler cephe komutanlarına gerektiği zaman çekilme serbestisi tanısaydı Rus cephesinde zafer kazanılabileceğini söyledi.

***

Kuzey Afrika ve Akdeniz’de durum

Doğu cephesi ölüm kalım mücadelesi verirken Kuzey Afrika’da Feldmareşal Erwin Rommel İngilizlere karşı muazzam muharebeler verip zaferler kazanıyordu. Çöl savaşının ruhunu çok iyi kavrayan ve panzerleri bu ortamda çok iyi kullanan yetenekli bir komutan olan Rommel, “Çöl Tilkisi” olarak anılıyordu. 
Churchill dâhil İngilizler bu generale büyük saygı duyuyordu.

Hitler bu cephede de büyük yanlışlar yaptı. Akdeniz’in önemini kavrayamaması Almanlara pahalıya mâl oldu. Alman paraşütçüleri Yunanistan işgalinden sonra Girit’i ele geçirdiler ama Hitler aynı yöntemle Malta’yı ele geçirmeye yeltenmedi. Donanmanın yetersizliği burada önemli bir etkendi. Bu konuda da geçmişte yaptığı hataların bedelini ödüyordu.

İngiltere işgal edilebilseydi Akdeniz’de Almanları tehdit edecek hiçbir güç kalmayacaktı. Ayrıca İngiliz donanması etkisiz kılınırken belki de bazı gemiler Alman envanterine geçebilecekti. 
Halbuki bunun başarılabilmesi bir yana, Fransa’nın işgalinden sonra Cezayir’de bulunan Fransız harp gemileri müttefikleri İngilizler tarafından bombalandı. Gerekçe, gemilerin Almanlar tarafından kullanılmasını önlemekti. Almanlar buna bile mani olamadı.

İşte, İngiltere işgal edilmese, Malta ele geçirilmese bile Almanya 1941’in ilk aylarında kuzey Afrika’ya daha kuvvetli olarak yığınak yapsaydı bile sonuç farklı olabilirdi. Anlaşılan Hitler yaklaşan Rusya seferinde kullanmak için fazla kaynak harcamak istememişti. 
Başka bir açıdan bakıldığında, Hitler’in bölgede bulunan İtalyan müttefiklerine güvendiği de düşünülebilir. Bu bakış açısı da bizi Alman diktatörün İtalya’nın kıymetsiz ve savaşçı özelliği çok zayıf olan İtalyan birliklerini doğru değerlendiremediği sonucuna götürür. 
Halbuki Hitler, İtalyanların Almanlara yönelik kıskançlıklarını ve güven duymadıklarını biliyordu.

Kuzey Afrika’da başarısızlığı getiren en büyük etkense Fransa’nın işgali tamamlandıktan sonra Akdeniz’e yönelmemiş olunmasıdır. Hitler, Malta bir yana Süveyş Kanalı ve Cebelitarık’la bile gereğince ilgilenmemiştir. 
Cebelitarık’a ilgisini yoğunlaştırabilirdi ama iç savaşları sırasında büyük destek verdiği İspanya diktatörü General Francisco Franco‘dan bu konuda aynı desteği göremedi.

Almanların bu cephede çok daha başarılı sonuçlar alması mümkünken devreye yine Hitler’in hatalı kararları girdi. Ordusu yıpranan, asker, malzeme ve özellikle panzer takviyesine ihtiyacı olan Rommel, Hitler’in söz vermesine rağmen bunları alamadı. Çünkü tüm kaynaklar artık kaybedilmiş bir savaş olan doğu cephesine yollanıyordu.

***

ABD’ye savaş ilanı ve Hitler’in Japonya konusundaki hesap hatası

Barbarossa Harekâtı’nın başlamasından beş buçuk ay sonra, 7 Aralık 1941’de Japonya, Pearl Harbor baskınıyla ABD ile savaşa girdi. 
Hitler korkunç büyük bir hata daha yaparak, bu tarihten sadece dört gün sonra, 11 Aralık 1941’de ABD’ye savaş ilan etti. Bu konuda Reichstag’da (Alman Meclisi) yaptığı konuşma büyük bir coşku içinde ayakta alkışlanarak ve bitmez tükenmez “Sieg! Heil!” (Zafer! Yaşa!) haykırışlarıyla kutsandı!

Bu savaş ilanı öylesine fahiş bir hataydı ki zaten Anglosakson akrabalar olan ABD ile İngiltere’nin savaş işbirliğini en ileri boyuta taşıdı.

Tam da burada bir ara not vermeliyim: Hitler, Japonya’nın ardından hiç gecikmeden ABD’ye savaş açtı. Bekledi ki Japonya da Sovyetler Birliği’ne savaş açsın. Fakat bu beyhude bir bekleyişti. 
Japonlar Sovyetlere asla savaş açmadı. 
Oysa ki Hitler, Japonya’nın Ruslara savaş açarak Almanya’yı rahatlatmasını umuyordu. Çünkü doğuda Japonya’ya karşı cephe açmak zorunda kalan Ruslar, Almanlarla savaştıkları batı cephesine bu kadar yüklenemeyeceklerdi. Yani Japonya’nın bu hamlesiyle Ruslar fiili olarak iki cephede birden mücadele eden Almanların durumuna düşecekti. 
Bu beklenti hiçbir zaman gerçekleşmedi. Dolayısıyla doğu cephesinde rahatlayan Rusya bütün gücünü Almanların üzerine yoğunlaştırdı. 
Bu da Hitler’in fevkalade fahiş hesap hatalarından biriydi.

***

İngiltere, Almanya tarafından işgal edilmiş olsa, Atlantik’ten gelecek olan ABD’nin etkisi çok sınırlı kalabilirdi. İngiltere işgal edilmeden ya da barış yapılmadan ABD’ye savaş ilanı intihar anlamına geliyordu. Böylelikle ABD, Atlantik üzerinden İngiltere adasını atlama tahtası yaparak bütün Avrupa’ya ve Akdeniz’e erişim imkânı elde etmiş oluyordu.

Daha önce de işaret ettiğim üzere, Almanların savaş gemilerinin ve uçaklarının sayısının yetersiz olması savaşın ilerleyen dönemlerinde bu ülkeye büyük kâbus yaşattı. 
Almanya’nın Akdeniz üzerinde söz sahibi olamaması, müttefiki İtalya’nın değersiz ve kof donanmasıyla etki gösterememesi zaman içinde müttefiklere Sicilya ve İtalya’ya çıkma imkânı verdi.

Halbuki yeterli donanma gücüne sahip olan bir Almanya’nın Malta’yı alarak büyük bir stratejik avantaj ve üstünlük elde etmesi söz konusu olabilirdi. 
Karacı ve kıtacı zihniyete sahip Hitler, denizin önemini hiçbir zaman hakkıyla kavrayamadı.

Almanya, İspanya iç savaşı sırasında faşist General Franco güçlerine her türlü yardımı yapmıştı. İspanya’nın tarafsız kalması Hitler’in işine geliyordu.  
Bunun temel nedeninin Alman donanmasının Akdeniz’de varlık gösteremiyor olması gerçeğine karşılık müttefiklerin bu konuda rahat olmalarıydı. 
Çünkü Akdeniz üzerinden İspanya’ya yapılacak bir saldırı durumunda Almanya, aynı İtalya örneğinde olduğu gibi eli kolu bağlı kalacaktı.

Akdeniz’de telafisi imkânsız ihmalkârlıklar yapılması, harbin başında stratejide yapılan hataların, ileri safhalarda taktik hamlelerle düzeltilemeyeceğinin bir başka örneğidir.

***

Hitler’in ruh ve düşünce yapısına kısa bir bakış

Bir an duralım ve Hitler’le ilgili bir ara değerlendirme yapalım:  

Kendisini herkesten üstün bir deha olarak gören,  
Halk karşısında içi boş anlamsız sözler sarf etmesine rağmen hitabeti, ses tonu, jest ve mimikleriyle toplumu adeta hipnotize eden,  
İlahi güçler tarafından Almanya’yı kurtarması için görevlendirildiğine inanan ve tanrısal bir kurtarıcı olduğuna halkı ikna eden,  
Entelektüel donanımı ve bilgi birikimi Wagner hayranlığından, birkaç ucuz macera ve polisiye roman okumaktan ve büyük bir sanatçı olduğu inancıyla bazı mimari çizimler yapmaktan ileri gitmeyen,  
Kafasını ırk sorunlarıyla bozduğu için Slavlardan, Yahudilerden, Asyalılardan ve Çingenelerden nefret eden,  
Jepolitiği sadece “lebensraum”un yerine getirilmesi için doğunun fethi, Romanya petrolü, Ukrayna buğdayı, Rus madenleri ve Kafkasya petrolünden ibaret sanan, 
Anglosakson dünyanın etkisini, ada devleti olan İngiltere’nin yüzyılların birikimine ve geleneğine sahip donanmasının yaratacağı gücün farkına varamayan,  
ABD’nin Avrupa savaşına katılmasının yaratacağı çarpan etkisini idrak edemeyen, 
Bırakalım Atlantik su yolunu Akdeniz’in önemini dahi hakkıyla değerlendiremeyen,  
Bütün savaş boyunca savaş sürecinin bir yerinde Anglosaksonların Rus ve komünizm tehlikesine karşı Almanya ile işbirliğine girecekleri ve hatta Ruslara birlikte saldıracakları hayalini kuran ve boş inancını taşıyan,
Savaşçı gücünün beş para etmediği; general, amiral ve subaylarının çoğunun değersiz olduğu İtalya’nın bu durumunu vaktinde kavrayamayan, 
Kendinde var olan bu ve diğer sayısız yetersizliklerinin farkında olmayarak Avrupa’yı ve dünyayı fethetme düşleri gören,  
Bu olumsuzluklarına onlarca yenisi ilave edilebilecek, megalomaninin zirvesinde, zalim, gaddar ve kıyıcı bir kişidir Hitler.

***

Cephedeki komutanların adeta bozuk para gibi harcanması ve SS

Hitler’in savaş hatalarından biri de, özellikle doğu cephesinde çok sık komutan değiştirmesidir. Verdiği uygulanması imkânsız olan taarruzu başaramayan ya da “kale” ilan ettiği bir noktadan çekilme harekâtı yapan mareşal ve generaller sıklıkla azledilmiştir.  
Rütbe yükseltilmesi ve prestijli nişanlar verilmesi ise çok üst düzey komutanlara uygulanan “motivasyon” yöntemleridir. (Birinci sınıf demir haç, şövalye haçı vd.)

Hitler, ayrıca SS (Schutzstaffel) orduları kurarak bunların komutasını çok güvendiği SS komutanlarına teslim etme hatasına düşmüştür. Meslekten asker olmayan ve Brigadeführer, Gruppenführer ve Obergruppenführer (Tuğgeneral, Tümgeneral, Korgeneral) rütbelerine sahip kişiler, SS askerlerinden müteşekkil koskoca tümen ve ordulara komuta ediyordu.

Burada ilginç olan, yukarıdaki rütbelerden çok sayıda kişi bulunmasına rağmen Orgenerale denk gelen Oberstgruppenführer rütbesine sahip olanların üç, dört kişiyi geçmemesiydi. Anlaşılan Reichsführer (mareşal) rütbesiyle SS’in başında olan Heinrich Himmler, fazla sayıda kişiyi kendi rütbesine en yakın olan bu rütbeye yükseltmeyi tercih etmiyordu. 
(SS’in özel rütbe isimleri vardı. Bu rütbelerin her biri Wehrmacht’taki standart bir ordu rütbesine karşılık geliyordu.)

SS generali rütbesine sahip bazı kişilerin başarılı muharebeler verdiğini de kaydetmek lazımdır. Örnek olarak, Hitler’in adını vererek “onurlandırdığı” SS Leibenstandarte Adolf Hitler tümeninin komutanı Sepp Dietrich bu başarılı örneklerden biridir.
(Leibenstandarte’nin askerlik onuruyla bağdaşmayan savaş suçları işlediğini unutmamak lazımdır. Bu birliğin ve diğer SS birliklerinin zaman zaman askerce, cesurca ve başarıyla muharebe etmeleri, işledikleri savaş suçlarını unutturmaz.)

Dietrich’in aksi olan çok çarpıcı örnek ise savaşın bitimine yakın yaşanmıştır. Ruslar, Berlin’e taş atımı uzaklıkta olan Oder nehrine yaklaştığı sırada Hitler, Himmler’e Vistül Orduları Grup Komutanlığı görevini vermiştir.  
Hitler tarafından “sadıkların en sadığı” olarak tanımlanan ve en yakınlarından biri olan Himmler, tavukçuluk uzmanı olan bir zooteknistti.  
İşte, siyasi entrika uzmanı ve Yahudi soykırımının mimarlarından olan ve hiç askerî eğitimi ve bilgisi olmayan böyle bir adamın emrine onbinlerce asker verilmişti. 
(Himmler elbette ki aklî dengesini iyice yitirmeye başlamış olan Hitler’in verdiği imkânsız görevleri başaramadı ve azledildi. Bu olaydan sonra Hitler’le araları düzelmemek üzere bozuldu ve savaşın son günlerinde Himmler Führer’ine ihanet etti.)

***

Onbaşıdan bu kadar!

Hitler, savaşın ilk dönemindeki blitzkrieg uygulamaları hariç her cephede çok büyük hatalar yapmıştır. Bu da gayet normaldir. Onbaşıdan bu kadar! 
(Zaten blitzkrieg savaşını yapan da tanklardır. Hitler’in buradaki payı, tanka inanmış ve desteklemiş olmasıdır.)

Savaşın son aylarında batı cephesinde Ardenlerden taarruz başlatarak Antwerp’i ele geçirme beyhude girişimleri, yine savaşın son aylarında doğu cephesi çatır çatır dağılırken ve hiçbir stratejik, askerî ya da siyasi bir gereklilik yokken Macaristan’a bir ordu göndermesi, Alman şehirleri ve sivil halk Amerikalı ve İngilizler tarafından akıl almaz bir kıyıcılıkla ve hiçbir askerî gereklilik yokken aynı anda binlerce uçak tarafından bombalanırken barış teklif etmeyi reddetmesi, kaybedilmiş bir savaşı son ana kadar sürdürme emri vermesi ve sayısız insanın hayatına malolan ve kabul edilmesi mümkün olmayan hatalardır.

Hitler’in siyasi kurnazlıklarının olması ya da bazen şeytani deha belirtileri ve sezgileri sergilemesi, koca bir dünya savaşının askerî ve siyasi stratejisini çizebileceği anlamına gelmez.  
Fakat Hitler, Führer olduğuna tam iman ettiği için her konuda kendisini yetkin görmektedir. En büyük askerî stratejist olduğunu hissedip düşünmektedir. Savaşın başında stratejik bazı başarılar kazansa da bu kalıcı olmamıştır.  
Belirleyici bir özelliği de her megaloman diktatörde olduğu gibi, başarısızlık karşısında sorumluluğu asla üstlenmemesi ve muhakkak bir suçlu araması ve bulmasıdır.

Normal olmayan husus ise aralarında çok değerli kurmay subay, general ve amirallerin de olduğu askerlerin bu hatalı kararlara tam bir kesinlikle karşı çıkmamasıdır. Kastettiğim elbette ki Wehrmacht, Kriegsmarine ve Luftwaffe (kara, deniz, hava kuvvetleri) askerleridir, fanatik SS’ler değil. 
(Nadiren karşı görüş verebilen birkaç Wehrmacht generali olduğunu eklemek isterim. Zaten onlar da azledilmiştir.)

Büyük bir korku ve terör iklimi hâkimdir. Bunu biliyoruz. Fakat aklım bir türlü almıyor. Bir general, Führer emretti diye nasıl askerliğin gereğini yapmaz ve askerini ölüme sürükler. 
Bunu, Hitler’e duyulan korkunun yanı sıra, pek çok kişinin onun cezbesine kapıldığıyla da açıklıyorum. 
Bir de tabii ki Prusya askerî disiplini, geleneği, kültürü ve terbiyesiyle. 
Unutmamak lazımdır ki tüm ordu Führer’leri Adolf Hitler’e sadakat yemini etmiştir. Bu yemin, Prusya askerî onur ve şeref anlayışı için fevkalade önemlidir.

***

Hatırdan çıkarmamak gereken bir husus daha var: Bu kişi bir ruh hastasıdır. 
Normal bir insan olsa savaşın kaybedildiğinin belli olduğu 1942, en geç 1943 yılında savaşı sonlandırır ve on milyonlarca insanın ölmemesini sağlayabilirdi.

Karşımızda on milyonların ölümüne sebep olması bir yana, Nisan 1945’te Ruslar Berlin’e girdiğinde “Hitlerjugend” (Hitler Gençliği) ismi verilen 10-13 yaş arası çocukların ellerine silah verilmesini emrederek Berlin sokaklarına süren ve ölmelerine yol açan biri var.  
(Bu işleri organize eden ve kendi elleriyle çocukları ölüme iten kişi, Hitlerjugend’in başında bulunan Artur Axmann isimli Hitler fanatiği alçaktı.) 
Hitler, bu çocukları ölüme teşvik etmek için, kendi intiharından sadece birkaç gün evvel göğüslerine demir haç madalyası takan hastalıklı bir ruha sahiptir. 
Son kötülüklerinden biri de Berlinli bu çocukları ölüme yollamasıdır.

***

Vefalı ve sabırlı okuyucuya not

Değerli okuyucu, bu uzun yazıyı okuyarak bu noktaya kadar geldiğiniz için teşekkür ve tebrik ediyorum. 
Umarım zevkli ve yararlı bir okuma olmuştur.

 

 

  • Mehmet S. Nane

  • 2 Kasım 2022

Sayfayı Paylaş

Yorumlar

Düşüncelerinizi Bizimle Paylaşın

leaf-right
leaf-right